CHP Kurultayı İle İlgili Tespit/İptali Davası ve Tedbir Kararı Üzerine Usûlî Sorunların Değerlendirilmesi

A. Giriş ve Ön Açıklama

1. Ne Oldu ve Usûl Hukuku Sorunu Nedir?

Kısaca, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip ikinci siyasî parti grubu (AY m.150) olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultayının iptali amacıyla açılan birleştirilmiş davalar konusunda, ilk derece mahkemesi olarak Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davalar farklı gerekçelerle reddedilmiş veya konusuz kalma kararı verilmiştir. İlk derece mahkemesinin bu kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin ilgili BAM Hukuk Dairesi, bu kararı kaldırarak, davanın kabulüne, Kurultay’ın (Genel Kurulun) “mutlak butlan (kesin hükümsüzlük)” nedeniyle malul olduğunun “tespiti” ile yapıldığı tarihten itibaren “iptaline”, bu Kurultay’da alınan tüm kararların “iptaline”, Kurultay’dan “önceki duruma dönülmesine”, Kurultay’dan önceki genel başkan ve parti organlarının görevlerine “aynen devam etmelerine”, yine 08.10.2023 tarihinde gerçekleştirilen CHP İstanbul İl Kongresinin ve bu kongrede alınan tüm kararların “mutlak butlan (kesin hükümsüzlük)”nün “tespiti” ile yapıldığı tarihten itibaren “iptaline”, İl Kongresinden “önceki duruma dönülmesine”, kongre tarihinden önceki il başkanı ve parti il organlarının görevlerine “aynen devam etmelerine” davanın esası bakımından karar vermiştir.

Esas hakkında bu karar yanında tedbir kararı olarak da, davacıların “ihtiyati tedbir taleplerinin kabulü” ile mutlak butlanla sakatlanmış 4-5 Kasım 2023 tarihli Kurultay ile göreve gelen genel başkanın, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin, Parti Meclisi Üyelerinin ve Yüksek Disiplin Kurulu Üyelerinin “tedbiren görevden uzaklaştırılmalarına” ve Kurultay öncesi görevde bulunan genel başkan ile Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar “tedbiren görev üstlenmelerine/göreve iadelerine”; ayrıca ihtiyatî tedbir kararının gereği için Yüksek Seçim Kuruluna, Ankara İl Seçim Kuruluna, Çankaya İlçe Seçim Kuruluna ve Ankara Valiliğine gönderilmesine de karar verilmiştir.

Bu karar hem siyaseten hem de hukuken tartışmalı ve verildiği andan itibaren de tartışılan, görüş bildirilen, ancak ağırlıklı olarak da eleştirilen, deyim yerindeyse “atipik” bir karardır. Atipik olmasının temel sebebi, her zaman karşılaşılan ve karşılaşılmış bir karar niteliğinde olmamasıdır. İlk önce bu karar ve konusu, deyim yerindeyse pek emsali olmayan bir karadır. Keza kararın esas bakımından da usûl bakımından da alışılmış ölçülerin dışında olduğu, bir yargılamada ilk sorun olan mahkemenin görevinden başlayarak, son sorun olarak hükme kadar her yönüyle değişik bir hükümdür. Fakat bu atipiklik hukuken değerlendirilemeyeceği anlamına da gelmemektedir.

Aslında bizim bu çalışmada üzerinde duracağımız konular bakımından, bilhassa usûl hukuku bakımından sorunun belli, usûl hukuku bakımından da çözümün belli olduğu bir durum ortadadır. Ana sorun, hukukî kavram ve kurumlar, kanunî düzenlemeler ve usûl hukukunun temel ilke ve kuralları ile mi, yoksa bunun dışındaki yorum ve saiklerle mi çözüm aranacağı sorunudur. Biz sorunu, ne kadar güç olursa olsun hukuk içinde ve usûl hukuku kapsamında ele alıp değerlendirmeye çalışacağız. Bunun güçlüğü ve izahın zorluğunun farkında olarak bu çalışma kaleme alınmıştır.

Konunun siyasî değerlendirmesi bir yana, hukukî bakımdan anayasa hukuku, siyasî partiler hukuku, seçim hukuku, kişiler hukuku (ve tüzel kişiler), yargı teşkilâtı, yargı kolları arasındaki ilişki, medenî usûl hukuku, hatta diğer disiplinler bakımından değerlendirilmesi gereken farklı yönleri vardır. Biz burada diğer hukuk alanlarını tamamen gözardı etmeden, ancak asıl uzmanlığımız olan usûl hukuku ve özellikle de konunun en sorunlu yerlerinden biri olan geçici hukukî koruma, tedbir hukuku ile bunlarla bağlantılı konuları ele alıp incelemeye çalışacağız[1].

Bu yazıda akademik gerekleri ihmal etmeden, ancak meseleyi mümkün olduğunca aşırı teknik ayrıntıya boğmadan, usûl ve geçici hukukî koruma açısından inceleyeceğiz. Konuyla ilgili fazlaca yerli ve yabancı birçok literatüre ve yargı kararına da atıf yapılabilir. Çalışmayı bu atıf yoğunluğuyla karmaşık hale getirmemek için zorunluluk dışında bu yöntemden kaçınacağız. Bu çalışmada konunun özellikle anayasa hukuku, seçim hukuku, hatta maddî hukuk bakımından değerlendirmesi de yapılmayacak, ilgili olduğu ölçüde bağlantılı şekilde değinilecektir. Bu konular hakkında bu çalışma bakımından gereksiz ayrıntıya girmeyeceğiz. Burada kararın bu açılardan doğruluğu ve yanlışlığı ayrı bir konudur; o konularda da zaten ayrıca değerlendirmeler yapılmaktadır.

Konu nasıl açıklanırsa açıklansın, temelinde siyasî bir tarafgirlik de olduğundan, hoşuna giden de, eleştiren de olacaktır. Ama en azından hukuk nerede durmaktadır, siyaset nerede durmaktadır, onu mümkün olduğunca belirginleştirerek, okuyanların en azından temel bilgiyi sağlıklı almalarını amaçlamaktayız. Kimin için yararlıdır sorusundan çok, doğrusu nedir sorusunun cevabını vermek önemlidir. Maalesef bu tür tartışmalarda hukuktan uzaklaşılıp nabza göre şerbet, işe göre fetva hoşa gitmekte, onun dışındakilere rağbet edilmemektedir. Fakat diğer birçok yazımızda da belirttiğimiz üzere, “Si a jure discedas, vagus eris et erunt omnia omnibüs incerta” (hukuktan uzaklaşırsan yolunu şaşırırsın ve herkes için her şey belirsiz hale gelir) kadim ilkesi, yüz yıllardır, bin yıllardır hükmünü sürdürmektedir, sürdürecektir. Bugüne göre değil, ezelden ebede, kadimden geleceğe geçerli olana bakmak, uymak, uygulamak gerekir.

2. Neden Yazıyoruz? Ne Faydası Var?

Bu yazıyı kararın ilk ortaya çıktığı anda da yayınlayabilirdik. Ama bilinçli olarak yapmadık. Bunun iki temel sebebi vardı:

Önce içimizden gelmedi. Zira, kararı okuyunca, bir değil neredeyse kararı ilgilendiren her usûlî konuda açık yanlışlık, bildiğimiz ve öğrettiğimiz usûl hukukunun sınırlarını zorlayan bir durum vardı. O da yanlış, bu da yanlış demek yerine, karar usûlden tam yanlış demek en kestirme çözümdü. Diğer yandan Gözler’in daha önce İstanbul seçimleri konusunda “YSK’nın Kararı Hakkında Neden Yazmadım?” açıklamasında kaleme aldığı gerekçe ve ifade ettiği ruh hali, aynen burada usûl konusunda bizim için geçerliydi[2]. Gözler’in orada ifade ettiği birçok şey yanında, özellikle şu husus konunun tam karşılığıdır:

“Hukukî meselelerin hukuken değil, siyaseten kararlaştırıldığı bir yerde sorunları hukuken tartışmak ne büyük bir saflıktır! Ben hukukun saf teorisinin bir mensubuyum; ama “saf” değilim.

Hukuk kuralı bir ‘ruh’, bir ‘ide’ veya havada asılı duran bir ‘manevî değer’ değildir. Hukuk kuralı ‘olan’ bir şeydir. Hukuk kuralı muhataplarının davranışlarını etkileyen bir şeydir. Muhataplarının davranışlarını etkileyemeyen ve dolayısıyla etkililikten mahrum bir kural, ‘hukuk kuralı’ olamaz.”

O muhataplardan başta gelenler ise hukukçular, yargı organları, mahkemeler, hâkimlerdir. Önce onların, hukukun başta kadim ve evrensel kavram, kurum ve ilkeleri olmak üzere, bunlara uygun şekilde mevzu hukuku da dikkate alarak uygulamaları beklenir ve gerekir, hatta zorunludur. Hukuk devletinin olduğu yerde, onu zedeleyen ve yok sayan bazı sorular sorulamaz, bazı cevaplar verilemez. Bu sorular sorulup bazı cevaplar aranıyorsa o zaman ciddî bir hukuk ve hukuk devleti sorunu vardır. O zaman da hukuken ne denildiği ve hukukun ne dediği önemsizleşir.

Yazmaya karar verdiğimizde ise, o an yazmamızın sebebi, siyasetin hengamesi içinde, bilgiye değil, tarafgirlikle sezgiye ve duyguya dayalı yorumlar, suçlamalar havada uçuşurken doğru bilginin arada kaybolup gitmesi endişesidir. Keza, o anda ne yazılırsa yazılsın, olayın sıcaklığı içinde dikkate alınmamakta, gözardı edilmektedir, yanlış değerlendirilebilmektedir. Ki o endişemiz halen geçerlidir.

Tüm bunlarla birlikte, hâlâ hukuka inanıyorsak, dönüp dolaşıp hukuk ve meşruiyet içinde bir çözüm üreteceksek, sağlıklı, doğru ve referansı bilgiye ihtiyacımız olduğu da açıktır. Bu bilgi bugün sonuç vermeyebilir; ama bir gün doğruya ihtiyaç duyulacaktır. Öğretim üyelerinin, bu konuda bilgi ve birikimi olanların görevi bu bilgiyi üretmek, seslendirmek ve paylaşmaktır. Öğretim üyesi olarak bizim görevimiz doğru olanı göstermek, yanlışı ortaya koymak; bunun az çok yararı olacaksa da bunu sağlamaya çalışmaktır. Her konuya müdahil olmak, her sorunu çözmek şüphesiz mümkün değil, bu insan kapasitesini de aşmaktadır. Bununla birlikte, olayın üzerinden zaman geçtiğinde, bu kadar tartışmalı, önemli, belki bu haliyle tekrarı da söz konusu olmayacak, aynı zamanda usûl hukuku bakımından da tarihi öneme sahip bir konuda “usûl hukukçuları da bir şey dememiş” eleştirisini en azından kendi açımızdan bertaraf etmeye, usûl hukuku bakımından da bir sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyoruz. Bir kişi ya da grubun belirli bir sorumluluğu yerine getirdiğinde, diğerleri üzerinden de o sorumluluğun kalkması gibi, biz de o lazıme ve kifayeyi yerine getirme gayretindeyiz.

Yanlışı kimin yaptığı ve söylediğinin, doğrunun nasıl seslendirildiğinin önemi yoktur. Yanlışlar, olanı hukuk haline getirmez; doğrunun sesinin azalması, kısılması, doğruyu söyleyenlerin sindirilmesi, doğruyu ortadan kaldırmaz. Hukukun ilkeleri, kuralları ve vazgeçilmez yöntemleri bellidir. “Iuris prudentia est divinarum atque humanarum rerum notitia, iusti atque iniusti scientia” (Hukuk ilahî ve beşerî şeylerin bilgisi, haklı ve haksız olanın ilmidir); “Hora fugit, stat ius” (zaman geçer hukuk kalır). Unutmamak gerekir ki, “Non ex regula ius sumatur, sed ex iure quod est regula fiat” (Hukuk bir kuraldan doğmaz, ama kuralın hukuktan doğması gerekir). Keza “Adalet salt güç değil, uyum içinde olan güçtür. Adalet daha güçlü olanın hakkı değil, bütünün uyumudur.” (Plato). Derdimiz hukuku belirsizlikten kurtarmaya, adaletin tecellisinde uyumu sağlamaya olumlu katkıdır.

B. Karar ve Kararla İlgili Tespitler

Söz konusu tartışmalı Bölge Adliye Mahkemesi kararı, gerekçe bölümü sınırlı ancak nisbeten uzun sayılacak bir karardır. O karara ulaşılabildiği için biz burada tümüne yer vermeyeceğiz. Ancak, hüküm kısmındaki konumuz bakımından asıl önemli olan bölümler aşağıya alınmıştır.

“2)- Asıl ve birleşen Ankara 41. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/176 Esas sayılı dosyasında davacı Hatip Karaaslan'ın, birleşen Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/72 Esas sayılı dosyasında davacı Levent Çelik'in, birleşen Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/140 Esas sayılı dosyasında davacı Kamile Bahar Önal'ın, birleşen Ankara 40. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/99 Esas sayılı dosyasında davacı Yılmaz Özkanat'ın istinaf başvurularının KABULÜ ile HMK'nın 353/1/b-3. maddesi uyarınca Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesinin 24/10/2025 tarih ve 2025/66 Esas, 2025/428 Karar sayılı KARARININ KALDIRILMASINA,

A)- Asıl ve birleşen Ankara 41. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/176 Esas sayılı dosyada davacı Hatip Karaaslan tarafından açılan, birleşen Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/72 Esas, birleşen Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/140 Esas ve birleşen Ankara 40. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/99 Esas sayılı dosyalarında DAVANIN KABULÜ ile,

-CHP'nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultayının mutlak butlan (kesin hükümsüzlük) nedeniyle malul olduğunun TESPİTİ ile yapıldığı tarihten itibaren İPTALİNE,

CHP'nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultayının mutlak butlan (kesin hükümsüzlük) nedeni ile iptaline karar verildiğinden bu tarihten sonra yapılan tüm Olağan ve Olağanüstü Kurultayların ve bu kurultaylarda alınan tüm kararların İPTALİNE,

-4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultaydan ÖNCEKİ DURUMA DÖNÜLMESİNE, kurultay tarihinden önceki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve parti organlarının görevlerine AYNEN DEVAM ETMELERİNE,

-08/10/2023 tarihinde gerçekleştirilen CHP İstanbul İl Kongresinin ve bu kongrede alınan tüm kararların mutlak butlan (kesin hükümsüzlük) nedeniyle malul olduğunun TESPİTİ ile yapıldığı tarihten itibaren İPTALİNE,

-08/10/2023 tarihli CHP İstanbul İl Kongresinden ÖNCEKİ DURUMA DÖNÜLMESİNE, kongre tarihinden önceki il başkanı ve parti il organlarının görevlerine AYNEN DEVAM ETMELERİNE,

B)- Asıl ve birleşen Ankara 41. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/176 Esas sayılı dosyasında davacı Hatip Karaaslan, birleşen Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/72 Esas sayılı dosyasında davacı Levent Çelik, birleşen Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/140 Esas sayılı dosyasında davacı Kamile Bahar Önal, birleşen Ankara 40. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/99 Esas sayılı dosyasında davacı Yılmaz Özkanat'ın ihtiyati tedbir taleplerinin KABULÜ ile mutlak butlanla sakatlanmış 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay ile göreve gelen genel başkan Özgür Özel'in, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin, Parti Meclisi Üyelerinin ve Yüksek Disiplin Kurulu Üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırılmalarına ve 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay öncesi görevde bulunan genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar TEDBİREN GÖREV ÜSTLENMELERİNE/GÖREVE İADELERİNE,

-İhtiyati tedbir kararının, gereği için Yüksek Seçim Kuruluna, Ankara İl Seçim Kuruluna, Çankaya 4. İlçe Seçim Kuruluna ve Ankara Valiliğine gönderilmesine,” [Ankara BAM 36. HD, 21.05.2026, 2026/32, 2026/658]

Bu kararda üzerinde duracağımız konular yönünden tespit edeceğimiz ana noktalar şunlardır:

  • Karara göre davanın konusu, genel anlamda dernek (genel kurul kararlarının iptali istemli) dava olarak nitelendirilmiş, bu çerçevede kararın girişinde de “Taraflar arasındaki genel kurul kararlarının iptali davası” şeklinde ifadeye yer verilmiştir. Bu kapsamda daha özel olarak Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultayının iptali amacıyla açılan davalar söz konusudur.

  • Birleştirilmiş davalar ilk derece mahkemesi olarak Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davalardır. İlk derece Mahkemesinde açılan davalar, farklı gerekçelerle reddedilmiş veya konusuz kalma kararı verilmiştir.

  • İlk derece Mahkemesinin bu kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin ilgili BAM Hukuk Dairesi, bu kararı kaldırarak, davanın kabulüne karar vermiştir.

  • Bu çerçevede, tüzel kişiliği doğrudan ilgilendiren ve etkileyen, kişiler hukukuyla ilgili, bir partinin en yüksek iradesini ortaya koyan seçimli kurultayın (genel anlamda genel kurulun) iradesinin sakat olduğu sebebiyle hükümsüz sayılması söz konusudur. Bu çerçevede işin esası bakımından aşağıdaki kararlar alınmıştır:
    ✔ Parti Kurultay’ının (Genel Kurulun) “mutlak butlan (kesin hükümsüzlük)” nedeniyle malul olduğunun “tespiti” ile yapıldığı tarihten itibaren “iptaline”,
    ✔ Bu Kurultay’da alınan tüm kararların “iptaline”, Kurultay’dan “önceki duruma dönülmesine”,
    ✔ Kurultay’dan önceki genel başkan ve parti organlarının görevlerine “aynen devam etmelerine”,
    ✔ Ayrıca 08.10.2023 tarihinde gerçekleştirilen CHP İstanbul İl Kongresinin ve bu Kongrede alınan tüm kararların “mutlak butlan (kesin hükümsüzlük)” nedeniyle malul olduğunun “tespiti” ile yapıldığı tarihten itibaren “iptaline”,
    ✔ İl Kongresinden “önceki duruma dönülmesine”, kongre tarihinden önceki il başkanı ve parti il organlarının görevlerine “aynen devam etmelerine”.

  • Esas hakkında bu karar yanında ayrıca tedbir kararı olarak da,
    ✔ Davacıların “ihtiyati tedbir taleplerinin kabulü” ile mutlak butlanla sakatlanmış 4-5 Kasım 2023 tarihli Kurultay ile göreve gelen genel başkanın, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin, Parti Meclisi Üyelerinin ve Yüksek Disiplin Kurulu Üyelerinin “tedbiren görevden uzaklaştırılmalarına” ve
    ✔ Kurultay öncesi görevde bulunan genel başkan ile Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar “tedbiren görev üstlenmelerine/göreve iadelerine”;
    ✔ Ayrıca ihtiyati tedbir kararının gereği için Yüksek Seçim Kuruluna, Ankara İl Seçim Kuruluna, Çankaya İlçe Seçim Kuruluna ve Ankara Valiliğine gönderilmesine de karar verilmiştir.

Bu kararla ilgili maddî hukuk bakımından süre, içerik, uygulanacak hükümler, yorum kuralları vs. farklı sorunlar mevcuttur. Biz bunlara girmeyeceğiz. Ancak kararın birçoğu tartışmaya dahi açık olmayan usûlî yanlışlıkları içerdiği görülmektedir. Aşağıda bunları tartışmaya başlamadan önce kısaca bu sorunlara değinmekte yarar vardır.

⮚ Bu kararda usûlî bakımdan ilk tartışmalı husus, uygulamada tümü görev başlığı altında toplansa ve ifade edilse de, bu konu gerçekten adlî yargının alanına mı girmektedir? Şayet adlî yargının alanına girmiyorsa verilen kararın nasıl nitelendirilmesi gerekmektedir?
⮚ Bu kadar önemli, derin, yaygın etkileri olan, çok da emsali bulunmayan bir karar, ispat hukuku, yargılamada uyulması gereken bazı kurallar ve gerekçeli karar hakkı bakımından gerçekten yerinde midir? Yerinde değilse bu ne anlam ifade etmektedir?
⮚ Verilen karar geçici hukukî koruma hukuku, özel olarak da tedbir hukuku bakımından usûl, esas, denetim ve içerik ile uygulanması bakımından usûl hukuku kurallarına uygun mudur? Değilse sonucu ne olacaktır?

C. Kararda Görev (Yargı Yolu, Kolu) Sorunu ve Sonucu: Karar Yok veya Etkisiz Hüküm Sayılır Mı?

“Ea quae fiunt a iudice si ad eius non spectant officium non subsistunt”
(Hâkimin yetkisi dışında verdiği kararın hukukî bir değeri yoktur)
“Iudici officium suum excedenti non paretur”
(Yargı yetkisini aşan hâkimin hükmünün etkisi yoktur)

1. Kararla İlgili Görev (Yargı Yolu/Kolu) Tartışması

Bu kararla ilgili adlî yargının görevli olmadığı, asıl görevin siyasî partiler ve seçim hukuku bakımından, seçim yargısı ve YSK’da olduğu ileri sürülmektedir. Nitekim davalı taraf da bu konuya özel önem vermiş ve gerekçelerini ortaya koymuştur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu konuda hangi sonuca varılırsa varılsın, konu ve uyuşmazlık bakımından tartışma, önemli ve temel bir tartışmadır, gözardı edilemez. Fakat, bu kadar önemli bir tartışmanın gerekli ayrıntıyla ve tam yapılmadığı, davalının bu konudaki savunmalarını bertaraf edecek, davanın adlî yargıda görülmesini sağlayacak dayanakların tam tartışılmadığı görülmektedir.

Her ne kadar -muhtemelen UYAP kayıtları sebebiyle- davanın konusu, genel olarak dernek (genel kurul kararlarının iptali istemli) dava olarak nitelendirilmiş ise de, içerikte bunun sıradan bir dernek genel kurulu iptali olmadığı açıktır; bu sebeple tereddütsüz şekilde TMK ve dernekler hukuku mevzuatının uygulanacağı söylenemez. Özel olarak dava bir partinin en yüksek irade organının seçimine ve orada alınan kararların iptaline ilişkindir. Keza siyasî partilerle ilgili başta Anayasa olmak üzere Siyasî Partiler Kanunu’nda da ayrı düzenlemeler olduğu izahtan varestedir. Bunları yok sayarak, konunun hangi yargı alanına girdiğini tartışmamak, gerekçede buna tatminkâr şekilde yer vermemek, böyle ciddî bir sorunu görmezlikten gelerek sadece bazı kanun hükümlerini arka arkaya sıralamak sorunu çözmek demek değildir.

HMK m. 297/1-c, açıkça tarafların tüm iddia ve savunmalarıyla bunların delilleri, delillerin tartışılmasını ve çıkarılan sonucun gerekçesinin ne olduğunun belirtilmesini aramaktadır. Keza, adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından biri olan hukukî dinlenilme hakkını düzenleyen HMK m. 27/2, bu hakkın unsurlarını düzenlerken, “Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini” emredici şekilde aramaktadır. Bu, tüm kararlar için önemlidir, ancak bütün toplumu ve TBMM’de grubunu bulunan en büyük ikinci partiyi ilgilendiren, siyasete doğrudan etki eden bu kararda böyle temel bir hususun ikna edici şekilde ve hatta hiç tartışılmaması, açıkça bu hükümlere aykırıdır. Biz burada, seçim yargısı veya adlî yargı tercihinden önce, bunun tartışılmaması ve gerekçelendirilmemesinin açık hukukî hata olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Burada uyuşmazlığın hangi yargı alanına girdiğini uzun uzun tartışmayacağız. Çünkü, bu konuda uzmanları tarafından yeterli tartışma yapıldığı kanaatindeyiz. Bu konuda anayasa, siyasî partiler, seçim hukuku üzerinde çalışanların oldukça önemli gerekçeler ortaya koyduğu görülmektedir. Kararda, bu sorunun yüzeysel ve sadece bazı hükümlerin arka arkaya sıralanarak geçildiği, ciddî bir değerlendirme yapılmadığı dikkat çekmektedir. Ancak karar bakımından daha da ilginç olan, konu adlî yargı içinde kabul edilirken, diğer yandan da “İhtiyati tedbir kararının, gereği için Yüksek Seçim Kuruluna, Ankara İl Seçim Kuruluna, Çankaya 4. İlçe Seçim Kuruluna … gönderilmesine” denilmesidir. Bunun anlamı, konu doğrudan seçim hukukuna ilişkin bir konudur; tedbirin kararının gereğini de aslında seçimle ilgili anayasal kurumlar yerine getirmek durumundadır. Başta YSK olmak üzere seçim kurulları bu konuda gerekli hukukî tavrı ortaya koymadıkça bizatihi karardaki ifade ile “kararın gereği” yerine getirilemez. Yani hem kararın alınması hem de kararın uygulanması bakımından “kim ve hangi organ” sorusu karşımızda durmaktadır.

2. Görev (Yargı Yolu/Kolu) Konusunda Yanlış Nitelendirme Yapılmasının Sonucu

Parti kurultayı ile ilgili davanın adlî yargının değil de, aslında seçim yargısının alanına girdiği kabul edilirse (ki öyle olduğu ağırlıklıdır), o zaman adlî yargının verdiği bu karar nasıl nitelendirilmelidir? Şayet böyle bir durum varsa açık bir şekilde yargı kolu ve yargı alanı, hatta belki duruma göre yargı yetkisi sapmasından da söz edilebilir. O zaman da bunun sonuçları ele alınmalıdır.

Mahkemeler arasında, bir uyuşmazlıkta hangi yetkili merciin ve hangi görevli yargı merciinin bakacağı sorununa, dava şartlarını düzenleyen HMK m. 114/1, dört ayrı bentte, dört farklı ayrımla cevap vermektedir:

  • Türk mahkemelerinin yargı hakkı
  • Yargı yolunun caiz olması
  • Görev
  • Yetki (kesin ve kesin olmayan yetki ayrımına göre)

Bunlardan ilk üçü tereddütsüz dava şartıdır, ancak sonuçları farklılık gösterir. Dördüncüsü, yetki konusu ise yetkinin kesin olup olmamasına göre ya görev gibi dava şartı veya ilk itiraz olarak dikkate alınır. Teknik anlamda görev (yani iki hukuk mahkemesi arasındaki ilişki) konusunu HMK açıkça sonuçlarıyla birlikte düzenlemiştir.

Burada asıl ucu açık, soru Türk mahkemelerinin yargı yetkisi ile yargı yolunun caiz olup olmaması konusunda ortaya çıkmaktadır. Türk mahkemelerinin yargı yetkisi yoksa, özellikle aleyhine hüküm verilen davalı, Türk yargı yetkisine dahil değilse bu kimse aleyhine verilen hükmün etki ve sonuç doğurmayacağı, icra edilemeyeceği kabul edilmektedir. Mevcut karar bakımından yargı yetkisi sorunu yoktur. Zira, konu Türk yargı alanında olup hangi yargı kolunun burada sorunu çözeceği konusuyla ilgilidir.

Geriye yargı yolunun caiz olması, yargı yolu/kolu/alanı ayrımı kalmaktadır. Burada üzerinde durduğumuz konu; siyasi partilerin genel kurul kararlarına ilişkin olarak açılan iptal davalarının seçim yargısı ile adlî yargıdan hangisinin alanına girdiği ve bu sorunun nasıl çözüleceğidir. Örneğin, adlî yargı ile idarî yargı arasında böyle bir sorun çıkacak olsa bunun Uyuşmazlık Mahkemesi’nde çözüleceği açıkça düzenlenmiştir [2247 sayılı UMK m. 1 ve diğer ilgili hükümleri]. Fakat seçim yargısı ile diğer yargı kolları arasında bu sorun çıkarsa nasıl çözüleceği, açıkça bir kanunla düzenlenmemiştir. Çünkü, buna ihtiyaç duyulmamıştır. Seçim yargısı, kendine özgü bir yargı alanıdır. Hatta bu alan Anayasa’da yargı kısmında değil, yasama kısmında düzenlenmiştir (AY m. 79). Başta Yüksek Seçim Kurulu ve diğer seçim kurulları yargı kısmında düzenlenmese, kendi özgü bir yapısı olsa da AY m. 79/1 hükmü kapsamında “Seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır”. Bu sebeple bu kurulların yargısal niteliği mevcuttur. Keza Yüksek Seçim Kurulu kararları kesin olup başkaca merciye başvurulamaz. Bu anayasal hüküm sebebiyle zaten seçim hukuku bakımından seçim kurulları ve Yüksek Seçim Kurulunun özel önceliği ve kararlarının kesinliği söz konusu olduğundan, bu hükümden hareketle bu konuda bir sorun çıkarsa seçim yargısının alanına girer demek gerekir. Anayasa böyle açık ihlâlin olmayacağı kanaatiyle seçim yargısı ile diğer yargı alanları arasında bir uyumsuzluk çıkarsa bu hususu ayrıca düzenlememiştir. YSK, Anayasanın yargı bölümünde değil yasama bölümünde yer almaktadır. Bu durum yargının, adeta yasama alanına girip yetki ve yargı yolu ihlâli dışında, kuvvetler ayrımı ihlâli anlamına da gelmektedir. Yani mevcut hukuk düzeninin olmaz diyerek düzenlemediği bir hukukî durum ve sorun ortada durmaktadır. Mevcut hukuk düzeninin kabul etmediği bir konuda yargı organları kendilerini görevli ve yetkili sayamaz.

Ancak sorumuz yine bakidir. Bu açıklamalara rağmen bir başka yargı organı, somut olarak tartıştığımız uyuşmazlıkta, önce asliye hukuk sonra BAM hukuk dairesi, aslında alanına girmemesine rağmen seçimle ilgili bir konuda uyuşmazlığa bakarsa ne olacaktır?

Bu konu tartışmalıdır. Bir görüş, böyle bir durumda kararın yok sayılması, yok sayılmasa dahi en azından etkisiz (uygulanamayan) hüküm olduğu yönündedir. Diğer görüş ise, farklı bir yargı kolunda olsa dahi, alanı dışında kalan bir mahkemenin karar vermesinin yok ve etkisiz sayılamayacağı; zira nihayetinde yargı yetkisi olan bir mercinin karar vermiş olduğudur[3]. Ancak bu konuda hep verilen örnekler, adlî yargı ile idarî yargı, hatta adlî yargı içinde hukuk yargısı ile ceza yargısı arasındaki ilişki esaslıdır. Örneğin, bir idare mahkemesi veya ceza mahkemesi boşanma kararı verebilir mi tartışması yapılmaktadır. Fakat bizim somut olayımızda, çok atipik bir durum olan Anayasa’nın yargı başlığı altında dahi düzenlenmeyip yasama içinde ayrıca düzenlediği, kendine özgü bir niteliği olan Yüksek Seçim Kurulu ile ilgilidir.

Burada, bir yargı organının bilinçli olarak mevcut hukuku uygulamayıp hukuk devletine aykırı olacak usûllerle karar vermesi durumu söz konusu olacaksa, bu kararın da yok sayılması söz konusudur[4]. Mevcut hukuk düzeni, aksini düşünmediği (seçim yargısına mutlak üstünlük tanıdığı için) ve bu iki yargı kolu arasındaki uyumsuzluk durumunu dahi düzenleme ihtiyacı hissetmediği için, Anayasa’ya göre aslında seçim yargısının alanına giren bir konuda (bilinçli olarak) başka bir organ karar vermişse yok sayılacak mıdır? Çünkü, yürürlükteki hukuka açıkça aykırı ve bilinçli bir sapma vardır. Konu tersinden örneklendirilirse daha iyi anlaşılacaktır. Şayet Yüksek Seçim Kurulu’nda bir boşanma veya ceza davası açılsa ve bu konuda karar verilse, kararları da kesin olduğundan, biz buna mevcut hukuka uygun karar diyerek kabul edebilir miyiz? Yine adlî yargıda kesinleşmiş bir husus, seçim yargısında yok sayılırsa, örneğin, hukuk mahkemelerince ehliyeti kısıtlanmış bir kişi, seçim yargısında tam ehliyetli olarak kabul edilirse bu kabul edilecek midir? Şüphesiz hayır. Kaldı ki, somut olayda BAM da verdiği kararla fiilen aksine bir durum oluştursa da, o tarihte seçim yargısının verdiği kararları ortadan kaldırmıştır denilemez. Çünkü, o konuda bir kararı, hüküm fıkrası yoktur. Aslında buradaki yapılması gereken olsa olsa, BAM kendi yargı alanına girdiğini düşünse dahi, bu durumu tespit edip bırakmalı ve gereğini seçim yargısının alanına transfer etmelidir. Ancak BAM öyle yapmamış, tespit yanında bir de ayrıca iptal kararı vermiştir.

Açıklanan sebeplerle BAM kararı hüküm sakatlıkları bakımından da değerlendirilmek durumundadır. Zira, adlî yargının seçim yargısının alanında sonuç doğuracak, o alanda icraî etki oluşturacak, hatta siyasî sonuç doğuracak bir karar vermesi mümkün değildir. Kısaca yukarıda ilgili başlıkta yer verdiğimiz Latince öz deyişle “Yargı yetkisini aşan hâkimin hükmünün etkisi yoktur”.

Karar sadece uyuşmazlık konusu olan Kurultayla ilgili iptal içermemekte, aynı zamanda “bu tarihten sonra yapılan tüm olağan ve olağanüstü kurultayların ve bu kurultaylarda alınan tüm kararların iptali”ni de içermektedir. Hatta, daha sonra başka kurultaylar yapılmış ve seçim yargısı tarafından bir usûlsüzlük bulunmasa dahi, iptal edilen Kurultay öncesi duruma dönülmesini, önceki organların görevlerine devamını da kapsamaktadır. Yani karar, tüzel kişiliğin en yüksek karar ve irade merciinin, sadece mevcut değil, müstakbel, hatta neredeyse muhtemel iradesinin de geçersiz olduğunu içermekte, tüzel kişilik iradesini onun mensuplarının iradesinin dışına çıkararak ipotek altına almaktadır.

Şayet kararları hükümsüz sayılan Kurultay’dan sonra tüzel kişilik en yüksek iradesiyle usûlüne uygun olarak karar almamış olsaydı, o zaman araya başkaca irade girmediği için doğal olarak iptal edilen Kurultay zamanına dönülebilirdi. Ancak, arada başka Kurultaylar toplanmış, tüzel kişiliğin yeni bir iradesi oluşmuştur. Bu irade de, o iradenin oluşmasını denetleyecek ve kararları da kesin olan mercilerin denetiminden geçip kesinleşmiştir. Adlî yargıda verilen bu karar, hem tüzel kişiliğin en üst iradesini hem de onu denetleyen seçim yargısının karar ve iradesini görmezlikten gelmektedir. Bunun hukuk devleti ve hukukî güvenlikle açıklanması mümkün değildir. Bu anlayış benimsenecek olursa, geçmişten geleceğe hiçbir seçimin kesinleştiği söylenemez, görev yapan yasama ve yürütmenin meşruluğu her zaman tartışmaya açık hale gelir. Yargının bu şekilde müdahalesi kabul edilemez. Bunun kabul edilmemesinin sebebi, belirttiğimiz teknik hukuk yanında, Anayasa ve kuvvetler aykırılığıdır.

Daha basit bir örneklendirmeyle, çoklu irade ile oluşan bu tür genel kurullardaki karar yerine, iki kişinin gerçekleştirdiği bir sözleşmeden sonra, taraflar aynı konuda yeni sözleşmeler yapsalar, hatta bu sözleşmeler de yargısal denetimden geçip hukuka uygunluğu tespit edip kesinleşmiş olsa, dönüp ilk sözleşmenin batıl olduğunu tespit ederek daha sonra yargı denetiminden de geçip kesinleşmiş sözleşmelerin geçersiz olduğunu söylemek ne kadar hukukla izah edilebilirse, burada da aynı durum geçerlidir. Aradaki tek fark birinde iki taraf, diğerinde çoklu iradenin oluşmasıdır. Nihayetinde ikisi de hukukî işlemdir. Sonuç olarak, kanaatimizce verilen karar, bu anlamda da en hafif açıdan icra edilemez, sonucu olmayan “etkisiz hüküm” niteliğinde bir hükümdür. Şu anda uygulanıyor olması hukukî olduğunu göstermez, sadece yargı eliyle fiilî durum meydana getirilmiştir.

3. Görev Konusundaki Sorunla Bağlantılı Ortaya Çıkacak İhtimaller

Görüldüğü üzere, sorun sadece siyasî bir sorun olmayıp teknik usûlî bir sorundur. Yaptığımız açıklamalar kapsamında bazı tespitleri yapmayı zorunlu görüyoruz:

(a) Öncelikle çok tartışmalı ve usûlî bakımdan da çok sorunlu bir konuda, Mahkemenin gerekçesinde hiçbir tartışmaya yer vermemiş olması, yukarıda açıklanan hüküm ve gerekçe bakımından oldukça sıkıntılı, hak ihlâli potansiyeli olan, hukukî dinlenilme ve adil yargılanma sorunu doğuracak bir zemindedir.

(b) Şu da açıkça görülmektedir ki, sonuca bağlanan süreçlerin tümü, seçim yargısının gözetim ve denetimi altında gerçekleşmiş, onaylanmış ve kesinleşmiştir. Bu şekilde seçim süreçlerinin kendi hukuku ve usûlü içinde gerçekleştiği bir konuda, adlî yargının, başka bir yargı kolundaki faaliyeti anlamsız ve sonuçsuz kılacak şekilde karar vermesi, yargılama alanları ilişkisine, hukukî güvenliğe ve belirliliğe açıkça aykırıdır[5]. Kaldı ki YSK da, gereği için kendisine iletilen karara karşı, özetle seçim yargısı, adlî yargının icra yeri değildir demektedir.

(c) Mutlak butlana gerekçe yapılan hususlar seçim yargısı veya ceza yargısından geçmeden, medenî yargının salt kendisinin karar verebileceği hususlar değildir. Seçim yargısının süreçleri kesinleşmiştir; ceza yargısı bakımından da henüz ortada kesinleşmiş ve kesinleşse dahi sonucu etkileyecek nitelik taşıyan kararlar yoktur. Bu sebeple verilen karar, ya zaten seçim yargısında kesinleşen veya ceza yargısında henüz ispat edilmemiş, ihtimale binaen tesis edilmiş bir hükümdür. Bu sebeple temelde seçim yargısının, belirli şekilde de ceza yargısının alanlarına giren konuda ve onların yargı alanında karar verilmiş, müdahale edilmiştir[6].

(d) Şayet burada aslında seçim yargısının alanına giren bir konuya adlî yargı alanının medenî yargısı bölümünün baktığı ve karar verdiği sonucuna varılırsa (ki ona yukarıda değinilmiştir), kanaatimizce burada yok hüküm, en hafifiyle icra edilemez etkisiz bir hüküm söz konusu olup teknik anlamda “hüküm sakatlığı” ile malûldür. Yukarıda başlıkta verilen iki Latince söz dahi bu tür kararların hükümsüz olduğunun kadimden beri kabul edildiğini göstermektedir.

Karar bu haliyle “yok hüküm” kapsamına girebilecektir. Çünkü, Anayasa’da mutlak anlamda ve kesin şekilde seçim yargısına tanınan bir alanda adlî yargı kendine alan açmaya çalışmaktadır. Yok hüküm sayılmasa dahi, bu hükmün icrası ancak seçim yargısının BAM kararındaki ifade ile “gereğini yapması” ile mümkündür. Bu yapılmadıkça sonuç ve etki doğurmaz. Dolayısıyla bu hüküm aynı zamanda “etkisiz bir hüküm”dür. Nitekim YSK açıklamasında "… hukuk mahkemelerinin kararlarının icrası hakkında, Kurulumuza, Anayasa ve yasalarla verilmiş herhangi bir görev ve yetki bulunmadığından yazının işlem yapılmaksızın mahalline iadesine … oy birliğiyle karar verilmiştir"[7] denilerek, ben hukuk mahkemesinin kararını uygulamak durumunda değilim ifade edilmektedir. Yani icrası boşlukta bir durum vardır. Şu anda ortada mahkeme kararının icrası bakımından hukukî değil, fiilî bir durum söz konusudur. Çünkü, bizatihi Mahkeme kararına göre tedbirin gereğini uygulayacak olan YSK, ben bunu yapmıyorum, yapamam demektedir.

(e) Kararı veren Mahkemenin, gereğini yapmasını istediği seçim yargısı, ben bu kararı yerine getiremem dediğine göre, önceki seçimler hakkında yapılan işlem ve kararlar seçim hukuku yönünden ayaktadır. Ancak diğer yandan da adlî yargının atadığı organlar vardır; fakat bu organlar seçim yargısınca açıkça kabul edilmiştir denilemez. Bu belirsizlikle hukuk ilerleyemez. Çünkü, “Ubi ius incertum, ibi ius nullum” (hukuk belirsizse hukuk yok demektir).

(f) YSK’nın bu konuda net bir tavır takınıp açık bir görüş ortaya koymaması, sorunu daha da artırmakta ve aynı zamana geleceğe taşımaktadır. YSK, kamuoyuna yansıyan şekilde, kendisine gelen başvuruları iade etmekte, ama hukuken de açık bir tavır almamaktadır. Dolayısıyla YSK’nın adlî yargının bu kararı karşısında, kendi kesinleşmiş kararlarına sahip çıkıp çıkmadığı net değildir. Kendisinin seçimle ilgili kararlarını ve sonuçlarını ortadan kaldırmadığına göre, halen de hukuken önceki işlem ve kararlarını ayakta tuttuğu sonucuna varılabilir. Ancak bu belirsizlik sakıncalıdır. Böyle bir durumda iki ihtimal ortaya çıkacaktır:

  • Birinci ihtimal, farklı mecralarda seslendirildiği üzere, doğru veya yanlış CHP’nin 2023 Kurultayı iptal edildiğine göre, ondan önceki 2020 Kurultayına dönülmüş demektir. Böyle bir durumda, o tarihten bugüne kadar seçim hukuku gereğince hukuken Kurultaysız kalmak demek, seçime girmeye de engel bir durum oluşturabilir, böyle bir risk vardır[8]. Şayet YSK bu kanaatte ise, o zaman yapması gereken, buna göre işlem tesis ederek CHP’nin en azından bu eksikliğini tamamlamasına imkân vermesidir. Bunu yapmayıp süresi geçtikten sonra bu kanaatini açıklarsa, bir yargı organının önceden belirli bir durum için, sessiz kalarak çelişkili davranması, hak sahiplerine adeta tuzak hazırlaması sonucunu doğurur[9]. Bu ise bağımsız ve tarafsız bir yargı organının, özellikle de seçim gibi mutlak tarafsızlık gerektiren bir organın davranışı olamaz. Böyle davranılırsa çelişkili ve hak sahiplerini bilinçli olarak yanılgıya sürükleyen bir davranış ortaya çıkar. Zaman zaman Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da dikkat çekildiği üzere, yargı organlarının ihmalî ve yanlış davranışlarından dolayı hak sahiplerinin haklarından mahrum bırakılması mümkün değildir[10].

  • İkinci ihtimal ise, YSK’nın kendi işlem ve kararlarının geçerli olduğu, adlî yargının bu konuda yargı alanına girmeyen bir konuda karar verdiği kanaatinde olmasıdır. Şayet YSK böyle bir kanaati taşıyorsa, o zaman yapılması gereken, adlî yargının bu kararının sadece ilgilileri için sorumluluk doğuracağı, ancak seçim hukuku kapsamında Parti ve Parti organları bakımından bir sonuç doğurmayacağını açıklamasıdır. Yani verilen karar seçim hukuku ve seçim yargısı yönünden etkisiz bir karardır denilmelidir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, Can Atalay kararında[11],

“Sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin 25/10/2023 tarihinde verdiği 2023/53898 başvuru numaralı karar sonrasında Hatay Milletvekili Şerafettin Can ATALAY hakkında kesin hükmün varlığından söz edilmesi hukuken mümkün olmadığından TBMM Genel Kurulunun 30/1/2024 tarihli 54. Birleşiminde Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 3/1/2024 tarihli ve E.2023/12611 sayılı yazısının Başkanlıkça okunmak suretiyle Genel Kurula bildirilmesi işlemi ile oluşan fiilî durum hakkında Anayasa Mahkemesince karar verilmesi mümkün değildir.”

şeklinde, adlî yargıda (ceza alanında) verilen bu tür bir kararın etki doğurmayacağı, Anayasal alanı ihlâl edemeyeceği, hukukî değil, ancak fiilî bir durum yaratabileceğini vurgulamaktadır. Benzer bir durum şu anda YSK ile adlî yargı (medenî yargı) arasında vardır. Adlî yargının, seçim yargısının alanına girdiği kabul ediliyorsa, verdiği karar etkisiz ve seçim hukuku bakımından sonuç doğurmayan bir karardır. YSK "Hukuk mahkemelerinin kararlarının icrası konusunda Kurulumuza, Anayasa ve yasalarla verilmiş herhangi bir görev ve yetki bulunmadığından yazının işlem yapılmaksızın mahalline iadesine oy birliğiyle karar verilmiştir" şeklinde bir açıklama yapmışsa da, bunun sonucu ve anlamı şu anda tam açık değildir. O sebeple de durum hukukî değil, fiilî bir durum olarak ortada durmaktadır.

  • Nihayetinde, YSK hangi görüşte olursa olsun bunu ortada bırakmamalı, şu anda açıklamalı ve belirtmelidir. Şayet YSK, adlî yargıdaki bu kararın en azından şu anda bir etki doğurduğunu düşünüyorsa, kararını açıklamalıdır ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde en fazla üyeye sahip ikinci parti için bir seçim söz konusu olduğundan, ona giremeyecek bir duruma düşmesin. Aksinin kabulü, YSK’nın önce ses çıkarmayıp sonra Partiyi bilinçli olarak seçime sokmama davranışına sebep olacaktır. YSK, adlî yargıda verilen bu kararın seçim yargısı ve seçim hukuku anlamında bir etki ve sonucu olmadığı kanaatindeyse, onun da gereğini yaparak bu kaotik duruma son vermelidir. Çünkü, şu anda bir uyuşmazlık çıkmıştır, bu uyuşmazlık seçim yargısının önceki kararlarının geçerliliğini tartışılır hale getirmiştir.

Ç. İspat Hukuku Bakımından Değerlendirme

1. Genel Çerçeve ve Kavramlar

Konunun ispat hukuku ve bununla bağlantılı olarak gerekçe bakımından da değerlendirilmesi gerekli ve zorunludur. İspat şeklinde ifade ettiğimiz kavram, taraflar arasındaki uyuşmazlıkta, o uyuşmazlığın dışındaki tarafsız ve bağımsız olan/olması gereken üçüncü kişi niteliğindeki karar verici hâkimde, kararı vermesi için yeterli kanaat uyandırma faaliyetidir. İspat, uyuşmazlık konusu vakıaların sübut bulması, sabit olması, tespit edilmesi faaliyeti olup yargılamada altlama için önemli olan somut vakıaların gerçekliğinin bulunmasını ifade eder. Burada yapacağımız tüm açıklamaların, adlî yargının görevli olduğu kabul edilirse ihtimali üzerinden dikkate alınması gerekmektedir; değilse zaten yukarıda söylenenler geçerlidir.

Medenî yargılamada ispat çerçevesinde ispatın konusu nedir, kim, neyi, ne kadar ve ne ile ispat etmelidir sorularının cevabı tam ve doğru şekilde verilmelidir. Aksi halde sakat, eksik, yanlış bir ispat faaliyeti yürütülmüş olur ki, o da gerçeğin yanlış tespiti demektir. Yanlış gerçeklik üzerine, doğru bir hukukî nitelendirme ve hüküm tesis edilemez. Bu, hem mantıkî hem de çok temel bir hukukî durumdur. Çünkü, hukuk gerçeğin dışına çıkarsa adaletten uzaklaşıp zulüm halini alır «Da mini factum, dabo tibi jus» (Bana gerçekleri ver [ispatla], sana hakkı vereyim). Yine mantıktaki büyük önerme, küçük önerme, sonuç akıl yürütmesinin karşılığı, hukukta, hukuk kuralı (büyük önerme), somut olay (gerçeklik/küçük önerme) ve hüküm (sonuç). Mantıkta önermelerden biri yanlışsa sonuç da her zaman yanlış olduğu gibi, hukuk ve gerçeklik ilişkisinde de sapma olursa, hükmün yanlış olacağı aşikârdır.

Burada ispatın konusu nedir, bir davada ne ispat edilmelidir sorusunun cevabı kısaca, kural olarak davanın dayanağı olan vakıalar ispatın konusunu oluşturur demek gerekir[12].

Peki bu vakıaları kim ispat etmelidir? Yani vakıalar yeteri kadar ispat edilemez ise (ki bu yeterlidir ifadesinden ne anlaşılması gerektiği aşağıda ayrıca açıklanacaktır) davacının davasının reddi gerekir. Medenî yargıda ceza yargısından farklı olarak, şüpheden sanık yararlanır benzeri, şüpheden davacı veya davalı yararlanır kuralı olmadığından, bir vakıa ispat edilemezse, bunun rizikosuna ispat yükü altında bulunan katlanır; duruma göre davacı ise davası reddedilir, davalı ise aleyhine dava kabul edilir. Kural olarak, vakıanın sonucundan lehine hak çıkartan ispat yükü altındadır (HMK m. 190). Somut uyuşmazlık olan davada (eğer adlî yargının görevli olduğu kabul edilirse), bunun tespiti kolaydır. Davacılar ileri sürülen hususlardan, vakıalardan lehlerine hukukî sonuç çıkardıkları ve yararlanacakları için ispat yükü altındadırlar. Usûl hukukunun aradığı ispat ölçüsü içinde ispat yüklerini yerine getiremezlerse talepleri reddedilmelidir.

Bu noktada karşımıza, ispat yükü altında bulunan hangi durumda ne kadar ispat etmeli, hâkimde ne derecede bir kanaat uyandırılmalı ve hâkim hangi ölçüde ispat gerçekleşirse karar vermeli sorusu çıkmaktadır. Bunun cevabı ispat ölçüsü ile ilgilidir[13]. Yargılama hukukunda, kural olarak bir davada temel ispat ölçüsü “tam ispattır”. Yani hâkim, üzerine ispat yükü düşen tarafın, ileri sürülen vakıalar hakkında, deyim yerindeyse yüzde yüz o vakıayı ispat etmesini aramak durumundadır; aksi halde ileri sürülen vakıayı ve buna bağlı olarak davayı reddetmesi gerekir. Bu bir tercih veya takdir değil, doğrudan usûlî bir gerekliliktir. Ancak bazı durumlarda, ya kanunda açıkça belirtilerek veya durumun gereği olarak ispat ölçüsü düşürülmüş, “yaklaşık ispat” yeterli sayılmıştır. Özellikle tam ispatın beklenmesinin mümkün olmadığı ya da acele durumlarda ispat ölçüsü düşürülmektedir. Bunların başında da ihtiyatî tedbir, ihtiyatî haciz gibi geçici hukukî korumalar gelmektedir.

Bu genel açıklama kapsamında somut durumda Kurultay davasında ispat ölçüsü ne olmalıdır sorusunu, davanın esası ile tedbir konusunu ayrı ayrı ele alarak cevaplandırmak gerekir.

Söz konusu dava ispat ölçüsünün özel olarak düşürüldüğü bir dava değildir. Bu sebeple ileri sürülen iddiaların öncelikle ispata elverişli bir şekilde somutlaştırılması (HMK m. 194), daha sonra da bu somutlaştırılan hususların tam ve eksiksiz şekilde (hükmü ve gerekçeyi okuyanlar bakımından) evet bu böyle olmuştur açıklığı ile delillerle ispat edilmiş olması gerekir. Dava, kesin delille (senetle) ispatı zorunlu hususlardan olmadığından (HMK m. 200 vd.), her türlü delille ispat edilebilir. Ancak her türlü delille ispat demek, keyfî ve sübjektif iddialar, deliller ve bunların da genel geçer gerekçelerle ispat edileceği anlamına gelmez. Bu durumda, iddiaların, vakıaların içinde belge ile ispatı gerekenler belge ve senetle, tanıkla ispatı gerekenler objektif şekilde değerlendirilmiş tanık beyanlarıyla, diğer delillerle ispatı gerekenler o delillerle tam kanaat getirecek şekilde ispatlanmalıdır. Bu yapılırken de özellikle diğer tarafın ispat yükünü taşımasa dahi ortaya koyduğu deliller de dikkate alınarak karar verilmelidir.

İspat bakımından, bir silsile izlenecek olursa, (i) basit iddia, (ii) somut ve gerekçeli iddia, (iii) yaklaşık ispat, (iv) tam ispat şeklinde bir çizgi izlenebilir[14]. “Ben alacaklıyım” demek basit, soyut bir iddiadır. Hukuk bu iddialarla hiçbir şekilde ilgilenmez ve onun üzerine hüküm inşa edilmez. “Ben şu tarihte, şu konuda yaptığımız sözleşmeye göre, şu sebeplerle şu kadar alacaklıyım” demek, somut, gerekçeli iddiadır. Hukuk bununla ilgilenir, ama bunun üzerine de hüküm inşa edemez. Çünkü, bu somut iddiaların somut delillerle yeteri derecede ispat edilmesi, gerçekliğinin ortaya konulması gerekli ve zorunludur. Bu somut iddia konusunda “tam ispat” aranıyorsa, kanunun aradığı ve gerekli gördüğü, hatta zorunlu kıldığı ispat araçları (deliller) ile hâkimde deyim yerindeyse, matematiksel bir benzetme ile ibrenin yüzde yüze vuracağı bir ispat gerçekleşmesi gerekir. Şayet ispat ölçüsü düşürülmüşse, bu da düşse düşse yaklaşık ispat seviyesine indirilebilir (çünkü, onun altı aslında ispatsızlıktır), o da yine benzetilecek olursa, ibrenin yüzde ellinin üzerine çıkmasıdır. Yani bir şeyin gerçekleşmiş olma ihtimalinin, gerçekleşmeme ihtimaline göre daha yüksek ihtimal olmasıdır.

Bir iddia ne kadar somut, gerekçeli, edebi, süslü olursa olsun, gerekli ispat araçlarıyla bu iki ispat seviyesinden birine ulaşmamışsa ispat edilmiş sayılmaz. İsterse sayfalarca gerekçe yazılsın, birçok şey alt alta konulsun, bunların gerçekliği ortaya konulamamışsa ispat yoktur; sadece zan, şüphe veya ispat edilmemiş iddialar vardır. Örneğin, bir kimse hakkında şu gün işe gelmedi, şu gün de gelmedi, hatta şu, şu günler de işe gelmedi, şu günler geç geldi, şu gün geldi ama şu saatte erken çıktı denilip somutlaştırılsa, ikna edici anlatılsa da, o kimsenin o belirtilen zamanlarda gelip gelmediği, kanunun aradığı ölçüde delillerle belgelenememiş veya ispat edilememişse, sadece dışardan bakıldığında çok gerçekçi bir görüntü yaratılsa da, hukuk nazarında bu ikna edici görünen açıklamalar hiçtir. İspatın da kural olarak tam ispat, ama duruma göre geçici hukukî koruma gibi durumlarda yaklaşık ispat seviyesinde olması aranır.

2. Kararın İspat Ölçüsü Kurallarına Uygun Olmaması

Somut olayda, Kurultay kararında ise bu belirtilen hususların gözardı edildiği, hatta yerleşik Yargıtay kararlarının dahi dikkate alınmadığı açıkça görülmektedir. Öncelikle tekrar belirtmek gerekir ki, ispat yükü, davayı açan ve Kurultay kararlarının iptalini isteyen taraftadır. Çünkü, buradan ortaya çıkan hukukî durumdan lehlerine sonuç elde edecek olan davacı taraftır.

Söz konusu davada, ispat yükü aynı zamanda somutlaştırma, hatta önemli ölçüde delil ikame yükü altında olan davacılardır. Davacıların iddialarını ortaya koydukları, bir kısmı soyut iddialar şeklinde kalsa da, belirli bir kısmı konusunda da somutlaştırma yükünü yerine getirdikleri karardan anlaşılmaktadır. Ancak davanın esası bakımından ispat yükünün yerine getirildiği söylenemez. Çünkü, ispat yükü altındaki davacıların davada aranan tam ispatı yerine getiremedikleri görülmektedir. Bu arada, davalı taraf aslında ispat yükü altında olmamasına ve ispat yükünü de üzerine almış sayılmamasına (HMK m. 191) rağmen, ispat bakımından daha güçlü bir noktadadır. Çünkü, hükümsüzlük kararı verilen Kurultaylar konusunda kesinleşmiş bir denetim mekanizması ve resmî, kesin belgeler mevcuttur. Kararları Anayasa’ya göre kesin olan seçim yargısının denetimi altında yapılan, kararlar alınan ve oluşan organlara karşı bir dava açılmaktadır. Dolayısıyla, davalının karşı ispat faaliyeti olarak ortaya koyduğu bu resmî ve kesin olan durumun, davacılar tarafından yine kesin ve tam bir şekilde bertaraf edilebilmesi gerekir.

Davalının bu kesin ve güçlü ispat durumuna karşı, onu çürütecek ve tam ispatı sağlayacak faaliyet ve delillerin olduğu söylenemez. Kararın, bu konuda asıl değerlendirmenin yapıldığı “Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe” başlığı altındaki açıklamalarında, önce adlî yargının neden görevli olduğu çok ayrıntısına girmeden açıklanmış, sonra da davanın esasıyla ilgili birleşen davalar hakkında gerekçe ortaya konulmuştur. Bu gerekçelerde esasa ilişkin asıl değerlendirmeler, Mahkeme kararının 14. sayfası ilâ 17 sayfasında yapılmaktadır.

Bu değerlendirmelerin önemli kısmı, mevcut davayla ilgili ve ilişkili olan hukuk ve ceza mahkemelerindeki başka davaların durumu ve safahati ile ilgilidir. Hatta somut gerekçe olarak açıklama yapılan 3 sayfadaki paragraflarda, arka arkaya bu safahat sıralanarak paragraflar “…talik edildiği anlaşılmaktadır” [Karar 14. sayfa sonu], “…müsnet suçu isledikleri iddiasıyla kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır” [Karar, 15. sayfa ortası], “…talik edildiği anlaşılmaktadır” [Karar 15. sayfa sondan önceki paragraf], “…iddiasıyla kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır” [Karar 16. sayfa başı] şeklinde tamamlanmıştır.

Kararda, bu derdest (ama kesinleşme bir yana, henüz karar dahi verilmemiş) davalar hakkındaki açıklamalardan sonra, özellikle siyasî partilerin demokratik esaslara göre çalışması gerektiğine ilişkin Anayasa ve kanun hükümlerine yer verilmiş, buradan TMK ve TBK’nın yorumla ilgili iki maddesi ile bağ kurulmuş, bunların ardından “Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler muvacehesinde…” [Karar 16. sayfa] denilerek “… dosyaya celp edilen Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/176 Esas, 2025/441 Karar sayılı dosyası, Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesinin 2025/582 Esas sayılı dosyası, İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/254 Esas sayılı dosyası, İstanbul 72. Asliye Ceza Mahkemesinin 2025/439 Esas sayılı dosyası kapsamında toplanan deliller, ifade tutanakları ve resmi kurumlardan temin edilen bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde” şeklinde, delilleri tam tartışmadan, hangi dosyada neyin ispat edildiği ve neden tam ispat kapsamında kanaat oluştuğu belirtilmeden hükümsüzlük sonucuna varılmıştır.

Dikkat edilirse dayanak yapılan hukuk ve ceza mahkemesi dosyaları “Esas” numaralı olup karar numarası dahi yoktur. “Anlaşılmaktadır” diye bitirilen paragrafların, kararda yer verilen son kısımlarına bakıldığında da, bu davaların kesinleşme bir yana, henüz ciddî bir sonuç doğurmadığı da rahatlıkla görülmektedir. Anlaşılmaktadır denilen iki davada, duruşmalar talik edilmiş, yani ortada henüz ciddî bir sonuç yoktur; diğer iki ceza davasında ise henüz yargılaması devam eden, karardaki ifadeleri ile “iddiasıyla kamu davası açılmış”tır. Kısaca kesinleşme bir yana, henüz kararı dahi verilmemiş, bir kısmı usûlî aşamaları geçmemiş yargılamalardan hareketle, mutlak butlan gibi ağır ve aynı zamanda tüm Ülkeyi ilgilendiren bir karar verilmiş bulunmaktadır. Yine unutmamak gerekir ki, davalı taraf lehine kararları tartışma dışında olan kesinleşmiş seçim yargısının kararları mevcuttur. Henüz daha devam eden ve karar verilmemiş, sadece bir iddia aşamasında olup sonuçlanmamış davalar, kesinleşmiş seçim yargısının önüne geçirilmiştir. Burada seçim yargısının görevli olup olmamasını değil, onun kesin nitelikli önceki kararlarına karşı, halen devam eden davaların delil değerini belirtmeye çalışıyoruz.

Ayrıca hukukta “anlaşılmaktadır” ifadesi bir ispat ölçüsü değildir. Bu davaların açıldığının ve hangi aşamada olduğunun “anlaşılmış” olması, onlarla bir şeylerin ispat edildiği anlamına gelmez. Bu anlaşılmış durumun, neyi nasıl ispat ettiği ve Mahkemenin bunlardan nasıl bir sonuç çıkardığının ortaya konulması gerekir. Bu yaklaşım, tam ispatın dışında yaklaşık ispat ölçüsünü dahi sağlamaz. Çünkü, şayet bu şekilde dava açılması yeterli sayılacaksa, herkesin herkes hakkında asıl talebini haklı kılmak için önce belirli davaları açıp (ki özel hukukta buna hiçbir engel yoktur), sonra da kendi açtığı davaya dayanarak ispat ettim demesinin yolu açılmış olur. Örneğin, (B)’den alacaklı olduğunu iddia eden (A)’nın, (B)’ye karşı hiçbir dayanağı olmadan, daha önce dört-beş dava açmış olması, sonradan açtığı alacak davasında, “önceden dört-beş dava açtığına göre haklıdır” denilmesini sağlar mı? Bunun hukukî bir yol olmadığı ve hukukî sonucu olmayacağı açıktır. Ortalama bir davada dahi esas alınmayacak bir ispat (!) yönteminin bu kadar önemli bir davada esas alınması ise ayrıca sorunludur.

Esasen bunun, yani başka bir yargılamanın hukukî sonucunu derdest bir davada kullanmanın hukukî bir yolu vardır. Ama Mahkemenin o yolu kullanmak istemediği anlaşılmaktadır. Şayet mevcut davaların sonucunun, görülmekte olan bir davayı etkileyeceği, özellikle de doğrudan etkileyeceği düşünülüyorsa, yapılması gereken şey “bekletici sorun” yapmaktır (HMK m. 165). Zira, hukuk mahkemesinde görülen bir yargılamada hüküm verilmesi, kısmen ya da tamamen başka bir mahkeme ya da idarî makamdaki tespite bağlı ise, o zaman mahkeme, diğer mahkemenin veya idarî makamın kararını bekletici sorun yapabilir veya duruma göre ilgili tarafa dava açması veya başvuru yapması için süre verebilir. Hatta Yargıtay, başta Hukuk Genel Kurulu olmak üzere istikrarlı şekilde, ceza mahkemesi kararı hukuk mahkemesini etkileyecek ise adeta zorunlu bekletici sorun yapılması gerektiği şeklinde kararlar vermektedir[15]. Fakat somut olayda Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi, Yargıtay’ın bu yerleşik ve müstakar kararlarını da gözardı ederek, ceza yargılamasının sonucunu bekletici sorun yapmadan, henüz ortada olan vakıalar sabit olmuş gibi devam eden yargılamaları esas alıp kesin delil kabul etmiştir. Bunun usûl doktrinindeki görüşlerle de, Yargıtay’ın bu yerleşik uygulamasıyla da izahı bulunmamaktadır. Kararda kullanılan terminolojinin usûl doktrini ve Yargıtay’ın yerleşik kararlarıyla tamamen zıt olduğu açıkça “anlaşılmaktadır”. Bu tür bir yargılama, alışılmış usûllerin, doktrin ve Yargıtay kararlarının dışında olduğundan sürpriz karar yasağını ihlâl de söz konusudur[16].

Eğer Mahkeme bu davaları hükmüne esas almak istiyor, ancak bekletici mesele de yapmıyorsa (ki ceza davaları bakımından bu oldukça zordur), o zaman da o davalar içinde tartışılan hususları tek tek ayıklayıp inceleyip ara sorun olarak araştırıp doğruluğunu kendisi tespit etmelidir. Bu da yapılmamıştır. Şu soru durumu gayet net ortaya koymaktadır:

✔ Mahkemenin, hükmüne esas aldığı davalardaki iddialar kesin bir hal almış mıdır? Hayır!

✔ Mahkeme, bu iddiaların ispatı için söz konusu davaları bekletici sorun yapıp onların tespitini beklemiş midir? Hayır!

✔ Bunları yapmayan Mahkeme, kendisi bu iddiaların doğru olduğunu araştırıp tespit etmiş midir? Hayır!

Mahkeme uyguladığı bu ispat yöntemiyle üç hayırdan, iptal kararına sebep olacak bir “evet” çıkararak hukuk ve mantık ilkelerini zorlamaktadır. Mahkeme ispata esas aldığı henüz iddia aşamasındaki vakıalarla ilgili ne bekletici sorun ne ön ara sorun yapmış. Ancak buna rağmen iddiaları, kesin kabul edip hüküm vermiştir.

Bu haliyle karar tam ispatı sağlamadığı gibi, yaklaşık ispat seviyesinde dahi ispata dayanmamaktadır. Çünkü, diğer deliller bir yana, davalı taraf lehine kesinleşmiş ve başka bir merciye başvurulamayan seçim yargısı kararları mevcutken, ispat yükünü taşıyan davacı bakımından henüz usûlî aşamaları geçmeyen hukuk davaları ile yine henüz birer iddiadan ibaret olan açılmış ceza davaları mevcuttur. Davaların henüz karara esas alınıp alınmayacağı sorunu bir yana, en fazla yapılması gereken şey bekletici sorun yapmaktır, o da yapılmamıştır. Bunun yanında, bu davalar hükme esas alınacak olsa dahi, her birinin ayrıca içeriğinin değerlendirilerek bu davada neden kanaat uyandırmaya yarar olduğu da ayrıca belirtilmelidir. Madem söz konusu davaların kendisi bekletici sorun yapılmamıştır, o zaman içeriğindeki hususların ön sorun yapılarak mahkeme tarafından incelenip değerlendirilmesi gerekirdi. Fakat bunlar yapılmamış, sadece davaların dosya numaraları verilerek ne olduğu ve hangi aşamada bulunduğu hakkında açıklamanın ötesinde bir ispat değerlendirmesine de gidilmemiştir. Yaklaşık ispat konusu ayrıca aşağıda tedbirle ilgili kısımda da değerlendirilecektir.

Sonuç olarak, verilen kararın ne davanın esası bakımından tam ispatı ne de yaklaşık ispatı sağladığı söylenebilir.

D. Kararın Gerekçesi Bakımından Değerlendirme

Hüküm ve onun gerekçesi bir yargılamanın, usûl kurallarına ve gereklerine uygun, yargılama süreçleri tam işletilerek yerine getirilip getirilmediği, taraflara eşit davranılıp davranılmadığı, adil yargılama yapılıp yapılmadığı, hukukî dinlenilme hakkına ve sürpriz karar yasağına uygun bir karar verilip verilmediğini gösteren en önemli yargılama aşaması ve belgedir. Gerekçeli karar hakkı, hem Anayasa’da (AY m. 141) hem de HMK’da (HMK m. 297) açıkça düzenlenmiş ve adil yargılanmanın ayrılmaz parçası olan hukukî dinlenilme hakkının temel unsuru olarak kabul edilmiştir (HMK m. 27/2-c). HMK m. 27 hükmü, soyut, sübjektif, değil, “…kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini” aramaktadır. Ancak somut uyuşmazlıkta böyle mi olmuştur, aşağıda açıklanacaktır.

Türk milleti adına verilen, o sorumluluk ve görev anlayışıyla, doğru hukukî bilgi ve anlayışla objektif bir vicdanın yansıması olması gereken (AY. m. 138/1) hüküm, HMK m. 297/1-c’ye göre “Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri” kapsamalıdır. Somut olayda böyle gerçekleşmiş midir diye sorulduğunda şeklen bir kısmı gerçekleşmiş, ancak bir kısmının şeklen gerçekleşmediği, içerik olarak ise bu maddenin kapsamında belirtilere uyulmadığı görülmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki, istinaf mahkemesi ve temyiz mahkemesinde gerekçe daha önem taşımaktadır. Çünkü, hem denetim duruma göre hem de yeniden hüküm (karar) verilmektedir. Keza daha uzman ve kıdemli hâkimlerden oluşan heyetler söz konusudur. O sebeple beklenti ve yapılması gereken daha üst seviyededir[17].

Öncelikle bu hükmün en önemli unsuru olan toplanan delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi kararda mevcut olmadığı gibi, sabit görülen vakıaların tam olarak hangileri olduğu da belirsizdir. Her davada bu çok önemlidir, ancak Ülke gündemini, hatta belki geleceğini, Partinin durumunu, ortaya çıkacak sonuca göre yasama ve yürütmeyi etkileyecek bir kararda (hem de üst mahkeme olan istinaftaki kararda) bunlarda daha özenli, ayrıntılı ve dikkatli bir yol izlemek gerekli ve zorunludur. Kararın doğrudan kamusal ve yaygın, derin etkisi söz konusudur.

Bir hükmün şeklen var olması onu gerçek bir hüküm haline getirmez, bunun için hükmün yukarıda belirtilen tam bir içeriğe sahip olması gerekir. Şeklen verilmiş, ancak gerçek bir içerik taşımayan, görünürde unsurları olsa da, kanunun aradığı değerlendirmeler bulunmayan hüküm, en azından yetersiz ve kanunun aradığı içeriğe sahip olmayan, adalet duygusunu zedeleyen bir hükümdür. Hükmün gerekçesinde şeklî, alışılagelmiş kalıplar ve ifadeler üzerinden verilmiş, mevcut hukuk ve usûl kurallarına aykırı, hükmün gerçekten neden verildiği, taraf iddia ve savunmalarından birinin ötekine neden üstün tutulduğu, ispat faaliyetinin tam olarak nasıl gerçekleştiği, hâkimin/mahkemenin objektif olarak hangi maddî ve hukukî gerekçelere dayandığı anlaşılamıyorsa, anlaşılsa da, bilinen ve o güne kadar uygulanan hukuk içinde yorum ve anlamlandırmada şaşkınlık yaratacak içerikte ya da yetersizlikte ise, sübjektif değerlendirmelere dayanıyorsa, hükmün tatminkâr ve adil olmaması, yani hükmün yetersizliği (hatta sürpriz etkisi) karşımıza çıkar[18]. Çünkü, böyle bir hükümde kanunun aradığı unsurlar içerik olarak bulunmadığı gibi, somut olayda altlama faaliyetini dahi sağlıklı yapmak mümkün değildir.

Şeklen bir hüküm mevcut olup da gerekçenin yetersiz, delil değerlendirmesinin eksik ve yanlış, hukukun söz yığını içinde kaybolduğu, tatminkâr ve ikna edici olmayan bu tür gerekçeler “görünürde gerekçe”, “kılıf gerekçe”, “sıfır gerekçe”, “soyut gerekçe”, “şeklî gerekçe”, “sözde gerekçe”, “matbu gerekçe” şeklinde ifade edilebilmektedir[19]. Bu tür durumlarda gerekçe kağıt üstünde vardır, ama içerik olarak ve hukukî kabul edilebilirlik anlamında aslında gerekçe olmayıp bir lazımeyi yerine getirmektir.

Yukarıda açıklandığı üzere, karardaki yargı kolu/yolu ayrımı ve veriliş şekli bakımından yok veya etkisiz hüküm tartışması alanına da girecek bir sorunu vardır. Aslında bir hükmün geçersizliği (sakatlığı) hukuk devletinde, gerçek olma bir yana, tartışılması, hatta akla dahi gelmemesi gereken, kazara ortaya çıktığında da bir an önce düzeltilmesi, yanlışta ısrar edilmemesi, telafi edilmesi gereken durumlardır. Bu tür durumlarda üst yargı mercileri önlerine gelen karara vaziyet ederek, hükme, hukuka, hukuk devletine saygıyı ayakta tutmak için en kısa sürede gerekli doğru kararı vermelidirler. Çünkü, hüküm bir devletin hükümranlık hakkının, bağımsızlığının ve hukuk devleti oluşunun en önemli göstergelerinden biridir. Tarihe düşülen nottur. Roma’dan Osmanlıya kadar, hatta daha eski dönemlerden bir devlet ve toplumu anlamanın başlıca yollarından biri mahkeme kararlarıdır. Her hâkim karar yazarken, aynı zamanda aslında tarih de yazar.

Somut olayda, alışılmış ve yerleşmiş Yargıtay kararlarında vurgulanan hususların dışında denetime elverişli olmayan, soyut, ispat gereklerini yerine getirmeyen usûl kurallarına aykırı bir karar olduğu açıkça görülmektedir. Örneğin, yukarıda da vurgulandığı üzere, usûl hukukumuzda “anlaşılmaktadır” şeklinde bir ispat ölçüsü yoktur, karar ise usûl kurallarına aykırı olarak, henüz sabit olmamış (bekletici sorun, ön sorunda yapılmamış) ancak her nasılsa doğruluğu anlaşılmış bu ölçüye dayanmaktadır. Anlaşılmaktadır denilen temelde iki hukuk iki de ceza davasında, kesinlik bir yana henüz hüküm ve ciddî işlemler dahi yapılmamıştır. Hukuk davalarında usûlî süreçler dahi tamamlanmamış, bizzat karardaki ifadesi ile duruşmalar talik edilmiştir. Daha somut örnek vermek gerekirse, dayanak yapılan, usûlî işlemlerinin dahi tamamlanmadığı hukuk davalarının birinde, sağlık sorunları sebebiyle mazeret sunulması ve buna ilişkin işlemler on satırdan fazla bir açıklama ile anlatılmış bulunmaktadır. Bunun mevcut davaya en küçük etkisi ve katkısı yoktur. Bununla birlikte daha ciddî ve önemli tartışılması gereken hususlarda ayrıntı bir yana, hiçbir somut açıklama yapılmamıştır.

Henüz kesinleşmemiş, hatta daha usûlî süreçlerde olan davalardan hareketle “…dosyaya celp edilen Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/176 Esas, 2025/441 Karar sayılı dosyası, Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesinin 2025/582 Esas sayılı dosyası, İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2025/254 Esas sayılı dosyası, İstanbul 72. Asliye Ceza Mahkemesinin 2025/439 Esas sayılı dosyası kapsamında toplanan deliller, ifade tutanakları ve resmi kurumlardan temin edilen bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde…” denilerek mutlak butlan kararı verilmiştir. Dikkat edilirse biri hariç, diğerleri hep “esas numarası” şeklindedir, yani karar verilmemiştir. Bu davaların içeriğinde ne vardır denildiğinde ise yukarıda da belirtildiği üzere bir kısmı henüz iddia olan, bir kısmında usûlî süreçlerin tamamlanmadığı, bir kısmında uzun uzun davada mazeret süreçlerinin anlatıldığı dosyalardır. Bu içerikteki aynı dosyalar birçok kez hükümde tekrar edilmiştir. İçeriğinde ispat unsurlarını taşımayan bu dosyalar, kaç kez tekrar edilirse edilsin, yukarıda da belirttiğimiz üzere, henüz teknik anlamda ispat edilmeyen şeylerden hareketle “anlaşılmaktadır” şeklinde ispat yöntemi hukukumuzda, tam ispat bir yana yaklaşık ispatı dahi karşılamamaktadır. Ve yukarıda belirttiğimiz üzere, yine göz önünde tutulması gereken şey, bir tarafta seçim yargısının kesinleştirdiği, Anayasaya göre artık tartışılamayan ve sürelerin de çoktan geçtiği kesin vakıa ve hukukî durumlar, diğer tarafta bu muğlak, soyut değerlendirmeler yer almaktadır. Yani Mahkemenin gerekçeleri, kesinliği aşmak bir yana, o kesinlik karşısında onu aşacak belirlilikte dahi değildir.

Hukukta altlama şöyle yapılır: Önce maddî vakıalar (yani gerçek/Veritas) tam ve doğru tespit edilir, bunlardan emin olunur. Daha sonra bu maddî vakıalarla bağlantılı hukuk kuralı bulunur. Nihayet bunlar arasındaki ilişki (ispat, delil, bir taraf delilinin diğerine sütün tutulmasının sebepleri, gerçeğin somut olarak nasıl tespit edildiği, bunlarla bağlantılı hukukî sebepler ve hukukî değerlendirme şeklinde) kurularak hüküm verilir, gerekçe oluşturulur. “İddia edilmiştir”, “denilmiştir”, “belirtilmiştir”, “anlaşılmaktadır” gibi ifadelerle hüküm kurulamaz. Bu tür gerekçeler yukarıda da ifade edildiği üzere, görünürde, soyut, formül, matbu, şeklî gerekçe olarak ifade edilmektedir; hatta özünde gerekçesizlik şeklindedir. Doktrinde, hatta yargı kararlarında, bu ifadeler yeni de değildir; bu tür gerekçeler için bu ifadeler öteden beri kullanılagelmektedir.

Bunların yanında, madem ki Mahkeme kendisini görevli görmüş, meseleyi de özel hukukun kapsamında çözüme ulaştırmaya niyetlenmiştir, o zaman da o kapsamdaki yerleşik karar ve uygulamaları esas almalıdır. Yargıtay’ın özel hukukta bu tür durumlarda genel yaklaşımı, “etki kuralı” gereğince, oy kullanmayan, engellenen ya da usûlsüzlük olan durumlarda, bunun genel kurul sonucuna etkisinin ne olacağının da araştırılması gerekmektedir. Yargıtay’ın derneklerde, birliklerde, şirketlerde, sendikalarda buna ilişkin farklı kararları vardır. Bunun için bir içtihat arama programına girip bakmak yeterlidir. Mahkemenin kendisini görevli sayarken özel hukuk yaklaşımını sergileyip içeriği uygularken bu yerleşik görüşleri uygulamaması da bir çelişkidir. Bu sebeple şayet Parti Kurultayındaki oylamalarda bir sorun olduğu düşünülüyorsa en azından etki kuralının da tartışılıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Kaldı ki, kapalı bir şekilde yapılan oylamada ortaya çıkan etkiyi de tespit gerçek anlamda neredeyse imkânsızdır. Kararda özel hukukta çok bilindik bu durum dahi tartışılmamıştır.

Bu kadar önemli bir davada gerekçenin bu şekilde olması hukuk devleti, hukukî dinlenilme hakkı, sürpriz karar yasağı ve adil yargılanma hakkı bakımından oldukça düşündürücüdür.

E. Geçici Hukukî Koruma/Tedbir Sorunu Bakımından Değerlendirme

Yukarıda ortaya çıkan davanın esas bakımından temel usûl sorunları ve açık yanlışlıkları yanında, en temel ve açık yanlışlık geçici hukukî koruma olarak verilen ihtiyatî tedbir kararındadır. Tedbir kararının farklı yönlerden değerlendirilmesi gerekmektedir. Aşağıda tedbirle ilgili sorunlar ve bunun doğurduğu sonuçlar ayrı ayrı ele alınacaktır.

1. İhtiyatî Tedbir Kararına Karşı Kanun Yolu Açıktır, Yargıtay’a Başvurulabilir

Burada verilen BAM kararındaki tedbire ilişkin olarak kanun yoluna (Yargıtay’a istinafen) başvurulabilir mi? Bu soruya lafı uzatmadan, kestirmeden “teeddütsüz evet” demek gerekir. Usûl, kanun yolu ve tedbir hukukunu pek bilmeyenler veya bu konuda tam bir değerlendirme yapmayanlar ilk başta, temyiz edilemeyen kararları düzenleyen HMK m. 362/1-f hükmünde yer alan “Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar” ifadesinden hareketle, bölge adliye mahkemesinden gelen geçici hukukî koruma kararlarına karşı Yargıtay’a başvuru imkânının olmayacağını söyleyeceklerdir, söylemektedirler. Ancak durum öyle değildir.

Bu hüküm yanında, HMK m. 391/3’de ihtiyatî tedbir kararının reddine karşı “kanun yoluna” başvurulabileceği düzenlendiği gibi, m. 394/5’de de tedbir kararına karşı itirazdan sonra da, “kanun yoluna” başvurulabileceği açıkça düzenlenmiştir. Burada öncelikle istinaf denilmemiş, kanun yolu denilmiştir, buna dikkat etmek gerekir. Kanun yolu istinaf ve temyizdir. Ancak velev ki, burada istinaf yoluna başvurulur denilseydi de sonuç değişmezdi.

Bu konu ikili bir ayrıma tâbi tutularak incelenmelidir. Şayet ilk derece mahkemesince bir tedbir kararı verilmiş ve bu istinaf incelemesinden geçmişse, artık bu karara karşı kanun yolu, yani temyiz kapalıdır. Çünkü, kanun koyucu tedbir gibi acil ve kısa sürede karar verilmesi gereken hususları tamamen denetimsiz bırakmak istememiş, ancak sürgit en sonuna kadar da devam etmesini sakıncalı bulmuştur. Fakat bölge adliye mahkemesi, ilk derecenin kararını denetlemek ve incelemek için değil, ilk defa kendisi tedbir kararı veriyorsa, bu durumda ilk defa verilen bu karara karşı kanun yolu açıktır. Zira, bu alt derecenin kararını denetim üzerine verilen tedbir kararı olmayıp ilk defa verilen bir tedbir kararıdır. Yargıtay, sadece denetim mahkemesi iken, bölge adliye mahkemeleri ise, hem denetim hem hüküm mahkemeleridir. O sebeple Yargıtay kural olarak temyiz incelemesi yapar ve onama bozma kararı verir, kural olarak kendisi ayrıca hüküm vermez. Bölge adliye mahkemeleri ise, ilk derece kararını denetler, eğer kararı esastan yerinde bulmazsa, kaldırır ve yeniden hüküm de verebilir. İşte bu kapsamda aynı zamanda ilk defa tedbir kararı verme yetkisi de vardır. Zaten BAM’da kararında kendisinin bu konuda yetkili olduğunu belirterek bu kararı vermiştir. Ama tedbiri denetim üzerine değil, ilk defa tedbir kararı vermiştir.

Bölge adliye mahkemesi ilk defa tedbir kararı veriyorsa, burada artık adeta ilk derece sıfatıyla karar veriyor demektir. Kanun koyucu önceki kanun olan 1086 sayılı HUMK’dan farklı olarak 6100 sayılı HMK’da geçici hukukî koruma kararlarının mutlaka denetimden geçmesini arzu etmiş ve kanun yolunu açmıştır. O sebeple, istinafın da ilk defa verdiği ihtiyatî tedbir ve ihtiyatî haciz kararlarına karşı kanun yolu olarak Yargıtay’a başvuru imkânı vardır. Burada Yargıtay yapacağı incelemede teknik anlamda temyiz değil, istinaf incelemesi yapacaktır. Nitekim bunu başta biz ve doktrinde konuyla ilgili çalışma yapanlar geçmişten bugüne açıkça ifade etmiştir[20].

Sonuç olarak, Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin vermiş olduğu tedbir kararına karşı istinafen Yargıtay’a başvuru konusunda bir tereddüt yoktur. Aksi halde hak arama özgürlüğü zedelenmiş olacaktır. Bir derecede tedbir kararına karşı tanınan kanun yolu imkânı, diğer derecede aynı karar verildiğinde tanınmaz ise bunun eşitlik ve hak arama özgürlüğü ile açıklanması mümkün değildir.

Bu karara karşı bölge adliye mahkemesi üzerinden Yargıtay’a kanun yoluna (istinafen) başvurulmalıdır. Şayet bölge adliye mahkemesi, yukarıda yapılan tüm açıklamalara rağmen, bu istinaf talebini reddederse, o zaman da, redde karşı kanun yolu süreci işletilmelidir (HMK m. 346/2, ayrıca m. 366 atıf hükmü). Bölge adliye mahkemesi bu durumda mutlaka dosyayı ve dilekçeyi Yargıtay’a göndermek zorundadır.

2. İhtiyatî Tedbir İçin Şartlar Oluşmamıştır, Yaklaşık İspat Gerçekleşmemiştir

İhtiyatî tedbirin temel şartlar HMK m. 389’da şu şekilde belirtilmiştir: “Mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebilir”. Tedbirle ilgili iki önemli şart söz konusudur: Birincisi, tedbire esas bir hakkın olması; ikincisi, bir tedbir sebebinin bulunması. Ayrıca bu ikisinin de en az yaklaşık ispat seviyesinde ispat edilmesi.

Buradaki hak nedir sorusu sorulmalıdır. Örneğin, taşınmazla ilgili bir tedbirde, taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı, miras hakkı, sınırlı aynî hak vs. söz konusu olmalıdır. Yani adlî yargı içinde karar verilebilecek ve tasarruf edilebilecek bir haktan söz edilebilmelidir. Somut olayda bir partinin kurultayında yapılan seçim ve kararlarla ilgili bir tartışma ve uyuşmazlık vardır. Ancak burada, her şeyden önce özel hukuktan kaynaklanan hak değil, seçim hukukundan kaynaklanan, adeta kollektif bir hak söz konusudur. Yine uyuşmazlık konusu yapılan hususlar seçim hukuku kapsamında denetlenmiş ve kesinleşmiştir. O sebeple tedbire esas hak nedir diye sorulduğunda, cevabı muallaktadır. Bu hakkın özel hukukun alanına giren bir hak olmadığı kabul edilirse, zaten tedbirin temeli yoktur.

İkinci olarak, tedbir sebebinin bulunması ki, o da mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin (i) önemli ölçüde zorlaşacağından ya da (ii) tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya (iii) gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesidir. Gerçekten böyle bir durum var mıdır? Kurultayın üzerinden üç yıl gibi uzun bir süre geçmiş, parti tüm organları ile faaliyetini sürdürmüş, gerek parlamentoda gerekse başka mecralarda organlarıyla var olmuş, görevlerini anayasal çerçevede yapmış, seçimlere girmiş, bu seçimlerde çok yüksek bir oy almış, bugüne kadar gelmiştir. Bir parti için bu kararın verilebilmesi, yani önemli ölçüde zorluk, imkânsızlık, büyük ve ciddî bir sakınca gibi haller nasıl oluşmuştur ve oluşacaktır?

Hem iptal edilen Kurultay’da alınan kararlar hem de daha sonra girilen seçimler seçim yargısının gözetim ve denetiminde gerçekleşmiş olup bu sakıncalar görülmemişken, adlî yargıda hem de ilk derece de tamamlanıp istinaf aşamasındayken ortaya çıkan sakıncanın somut olarak belirtilmesi gerekir. Ancak kararda bunlardan söz edilmemiştir.

Kararda tedbirle ilgili olarak açıklanan bir paragraflık gerekçe şudur: Mutlak butlanla sakatlanan bir Kurultay vardır, kamu düzeninin korunması gerekmektedir, ayrıca HMK m. 357’ye göre de bölge adliye mahkemelerinin tedbir kararı vermelerine engel bir durum yoktur; kararın niteliği de dikkate alındığında tedbir kararı verilmesi gerekmiştir (Bkz. Karar s. 17). Tedbir kararı vermesindeki istisnaî yetkiye ilişkin HMK m. 357 hükmünü kararına yazan Mahkeme, HMK m. 391/2-b’de yer alan “Tedbirin, açık ve somut olarak hangi sebebe ve delillere dayandığı”nın tedbir kararında belirtilmesi hususunu gözardı etmiştir. Karardan hiçbir somut gerekçe ve tedbire özgü açıklık yoktur.

Somut gerekçe olarak asıl kararın verilmesini gerektiren sebepler ileri sürülebilir. Ancak orada da, yukarıda ayrıntılı ve tek tek açıklandığı üzere, henüz daha kesin karar bir yana, nihaî kararı dahi verilmemiş, hiçbir ispat faaliyetinin tamamlanmadığı, bir kısmında duruşmaların ertelendiği, diğerlerinde iddia aşamasında bulunan (karar numarası dahi almamış) yargılamalar oluşturmaktadır. Yine Yargıtay’ın yerleşik kararlarına göre, bu tür durumlarda olsa olsa en fazla bekletici sorun yapılacak yargılamalar söz konusudur. Mahkeme bu yargılamaların mevcut davaya etkisi olduğunu düşünüyorsa, ancak bekletici mesele yapılması yönünde karar tesis etmesi gerekirken, aceleyle hem asıl hükmü hem de tedbir kararını vermiştir.

Yukarıda ispat faaliyeti açıklanırken yaklaşık ispatın ne demek olduğu belirtilmiştir. Mevcut kararın, tam ispatı sağlamadığı aşikârdır, ancak yaklaşık ispat seviyesinde bir ispat faaliyeti de yoktur. Karar, halen devam eden, duruşma taliklerinin olduğu, henüz iddia aşamasındaki davalardaki iddia ve isnatların doğru olma ihtimali üzerinden tesis edilmiştir. Hukuk faraziyelerle değil, ispatla ilgilenir. Davada karar verilecekse tam ispat, tedbirde karar verilecekse yaklaşık ispat söz konusu olmalıdır. Ancak, kararda “…kararın niteliği ve doğuracağı sonuçlar göz önüne alınarak asıl ve birleşen dosyalarda davacıların ihtiyati tedbir taleplerinin kabulüne karar vermek gerekmiştir” şeklinde hiçbir somut, açık ispat faaliyeti içermeyen, soyut ve genel bir gerekçeyle bu kadar önemli ve ciddî tedbir kararı verilmiştir.

Sonuç olarak, verilen tedbir şartlarını taşımayan aynı zamanda ispat bakımından da sorunlu bir karardır.

3. Sonucu Baştan Sağlayıcı, Esası Çözen ve Tedbir Hukukuna Aykırı Karar Verilmiştir

Hukuk yargılamasında genel bir kabul ve ilke olarak “sonucu baştan sağlayan tedbir kararı verilemez” düşüncesi hâkimdir. Bu görüş hem doktrinde hem de Yargıtay sık sık dile getirilmektedir[21]. Esasen bu ilkenin ve görüşün çıkış noktası ve temel kabulü doğrudur. Ancak zaman zaman yanlış uygulanmakta, aslında sonucu baştan sağlamayan birçok durumda da, yargı organları bunu gerekçe yaparak aslında tedbir kararı verilmesi gereken talepleri reddetmektedirler. Biz bu gerekçenin yerli yersiz ve somut olayın özellikleri dikkate alınmadan sık sık kullanılmasını doğru bulmuyoruz. Bunun olmadık sonuçları da doğabilmektedir.

Somut olayda ise sonucu baştan sağlayıcı karar nedir denilirse tam da onun bir örneği ile karşı karşıyayız. Verilen tedbir kararı, hukuken asıl hükmü öne çeken, fiilen ise asıl hükümden daha fazlasını önden sağlayıcı niteliktedir. Karar bu sebeple birçok yönden temel hukuk hataları içermektedir. Tedbir kararı şu şekildedir:

“… ihtiyati tedbir taleplerinin KABULÜ ile mutlak butlanla sakatlanmış 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay ile göreve gelen genel başkan Özgür Özel'in, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin, Parti Meclisi Üyelerinin ve Yüksek Disiplin Kurulu Üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırılmalarına ve 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay öncesi görevde bulunan genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar TEDBİREN GÖREV ÜSTLENMELERİNE/GÖREVE İADELERİNE,

Öncelikle bilindiği üzere, kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili aynî haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerine getirilemez (HMK m. 350/2). Çünkü, bu konularda hüküm kesinleşmeden icra gerçekleştiğinde, karar üst yargı organlarınca kaldırıldığında veya bozulduğunda telafisi olmayan, geriye dönülemez, kaos oluşturacak sonuçlar ortaya çıkabilir. Örneğin, bir boşanma davasında karar verildiğinde, ama henüz kesinleşmeden nüfusa işlenirse, eşler boşanmış sayıldıklarından yeniden evlenebilirler; fakat karar bozulursa çifte evlilik durumu ortaya çıkar. Keza bir taşınmazın tapu kaydının iptal ve davacı adına tescil kararı hemen icra edilirse, davacıya mülkiyet geçer o da başkalarına satarsa, karar bozulsa da, davalı iyiniyetli üçüncü kişilerden malı geri alamaz. Bu sebeple kanun koyucu bu alanlarda kesinleşmeden icraya izin vermemiştir.

Somut olaydaki tedbir kararı ile bu hükmün arkasına dolanılmaktadır. Bunun hukukîliği tartışmaya açıktır. Asıl hüküm kendi başına icra edilemezken, ondan daha zayıf tedbir kararıyla icra engeli aşılmakta, tedbir, asıl hükmün dahi önüne geçirilmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şu sorunun cevabını vermek yeterlidir: Örneğin, aile mahkemesi, bir boşanma kararı verdiğinde, karar kesinleşinceye kadar da bu boşanmanın tedbiren nüfusa kaydedilmesine izin verse ne olur? Şüphesiz böyle şey olur mu denilecektir. Somut olayda tam da bunun benzeri bir durum karşımızda durmaktadır. Denilebilir ki, boşanma davasında da tedbir kararları verilebilmektedir. Evet verilebilmektedir, ancak asıl inşaî hüküm ve onun doğrudan sonuçları için değil, nafaka, velâyet gibi geri döndürülebilir durumlar için tedbir kararı verilebilmektedir, boşanma kararının kendisi tedbirin konusu olmaz, olamaz. Oysa somut olaydaki karara bakıldığında yukarıda asıl hükümde göreve döndürülmesine karar verilen eski genel başkan ve parti organlarında görev alanlar, tedbiren ve hemen asıl hükümden önce göreve iade edilmektedir. Hatta kararda tedbiren görevi üstlenmeleri ifadesi yeterli görülmemiş, ayrıca “göreve iadelerine” şeklinde boşluk dahi bırakılmak istenmemiştir.

Bu şekildeki tedbir kararı, asıl hükmü de aşkındır. Tedbirin amacı, yukarıda da belirtildiği üzere ortaya çıkacak sakınca ve tehlikeyi, gecikmeden kaynaklanan sorunları ortadan kaldırmaktır. Oysa burada tedbir kararı karşısında tam bir belirsizlik durumu ortaya çıkmakta, tedbir verilmese oluşmayacak tehlike, sakınca, soru ve sorunlar doğacaktır. Bunlardan birkaçını sıralayacak olursak:

  • Yukarıda da belirtildiği üzere, bu kararla birlikte 2023 Kurultayı öncesine, yani 2020 Kurultayına dönüldüğüne göre, şu anda CHP’de o tarihten beri kurultaysızlık ve organsızlık durumu mu söz konusudur? Eğer öyleyse Partinin seçime girmesinde sorun oluşacak mı?

  • Bu sakıncaları gidermek için tedbiren atanan yönetim gerekli tedbirleri alacak mı, almazsa sorumluluğu ne olacaktır?

  • Yönetim gerekli tedbirleri almazsa, partinin aslî iradesi olan üyeler ve delegeler harekete geçerek duruma vaziyet edebilir mi? Çünkü, onlara yönelik doğrudan bir karar mevcut değildir, olması da mümkün değildir.

  • Bu tedbir kararıyla birlikte, 2023 ve sonraki Kurultaylarda seçilmiş ve halen tedbiren dışarda tutulan yönetimin ve organların durumu nedir? Kendileri hakkında kesinleşmiş bir karar olmadığına göre, tamamen görevleri sona ermiş sayılır mı, yoksa askıda mıdır? Eğer öyleyse seçim hukukuna göre, tedbiren atanan yönetimle, seçimle gelen önceki yönetimin hukukî durumları nedir? Bu konuda karar yetkisi kimdedir?

  • Verilen bu kararın Partinin parlamentodaki üyelerine, yerel yönetimlerine vs. etkisi ne olacaktır?

Bu soru, sorun ve tartışmalar daha da artırılabilir. Kanunun, bizatihi sakınca ve sorunları ortadan kaldırmak için kabul ettiği geçici hukukî korumaların ve tedbirin, bizatihi kendisinin bu kadar sorun doğurmasının şüphesiz izahı yoktur. Bu dahi tedbirin aslında yanlışlığını ortaya koymaya yeterlidir. Hukuk ve karar sorun çözer, yeni ve daha büyük sorunlara sebep olmaz. Burada olması gereken şey, bu açık ve büyük sorunlara engel olmak bakımından Yargıtay’ın tedbir kararını acilen gözden geçirmesidir.

Tedbir kararının, sonucu baştan sağlayıcı ve tedbir hukukuna aykırı diğer bir yönü ise, tedbire karar verilirken, mümkün olduğunca taraflardan bağımsız şekilde, tedbir konusu şeyi onların tasarrufu dışında tutmak ve korumaktır. Nitekim HMK m. 391/1’de “Mahkeme, tedbire konu olan mal veya hakkın muhafaza altına alınması veya bir yediemine tevdii ya da bir şeyin yapılması veya yapılmaması gibi, sakıncayı ortadan kaldıracak veya zararı engelleyecek her türlü tedbire karar verebilir.” derken dikkat edilirse, mümkün olduğunca tedbir konusu şeyi korumayı, üçüncü kişi yediemine tevdi edilmesini, zararın engellenmesini, mevcut durumun korunmasını vs. esas almıştır. Somut olayda ise bunun tam zıddı yapılmış, ihtilaf halindeki taraflardan birisi tedbiren göreve getirilmiştir. Şayet bir takdir kullanılacaksa ve tedbir kararı verilecekse ve illa taraflardan birinin duruma nezareti isteniyorsa, o zaman da olsa olsa mevcut yönetimin belirli sınırlamalarla göreve devamı mümkün kılınabilirdi. Çünkü, mevcut durumda seçim hukukuna ve seçim yargısına göre, yetki sahibi olan mevcut yönetimdir. Eğer bu tercih edilmeyecekse de, onun da birçok sakıncası olsa da en azından kararın kesinleşmesine kadar her iki taraftan da bağımsız ve tarafsız, üzerinde tereddüt olmayan bir yönetimin tedbiren atanması tercih edilmeliydi. Bunların hiçbirisi yapılmamış, en sorunlu yöntem benimsenmiş; uyuşmazlığın taraflarından biri seçim hukuku da gözetilmeyerek görevlendirilmiştir.

Diğer yandan bu tedbirin uygulanması da sorunludur. Tedbirin uygulanabilmesi için öncelikle icra kabiliyetinin olması ve ilgili organlarca bunun gereğinin yerine getirilmesi gerekmektedir. Örneğin, tapu iptal ve tescil, bunun yanında müdahalenin men’i kararı ile ecrimisil kararı verildiğinde (ve kesinleştiğinde), tapu iptal ve tescil için bunu yerine getirme mercii tapu sicilidir. Tahliye ve ecrimisilin tahsilinde ise icra dairesinden talepte bulunulabilir. İcra memurunun gidip taşınmaz başında taşınmazı yeni malike teslim etmesi, tapu sicil memuru tescil etmedikçe mülkiyetin kayden geçirilmesi sonucunu doğurmaz. Ya da boşanma davasında nüfusa işlenmedikçe, boşanma hükmü hukuk aleminde tam varlık kazanmaz, icra memuru ancak nafaka, çocuk teslimi, tazminat bakımından görevlidir. Somut olayda verilen tedbir kararında da, seçim yargısının alanına giren bir işlem yapılması gerekmektedir ki, bunun farkında olan Mahkeme, “gereği için Yüksek Seçim Kuruluna, Ankara İl Seçim Kuruluna, Çankaya 4. İlçe Seçim Kuruluna ve Ankara Valiliğine gönderilmesine” şeklinde karar vermiştir. Fakat buna karşı Yüksek Seçim Kurulu ise, "Hukuk mahkemelerinin kararlarının icrası konusunda Kurulumuza, Anayasa ve yasalarla verilmiş herhangi bir görev ve yetki bulunmadığından yazının işlem yapılmaksızın mahalline iadesine oy birliğiyle karar verilmiştir" şeklinde bir açıklama yapmıştır. O zaman deyim yerindeyse yukarıda verilen tapu iptal ve tescil yönünden kararın adeta tapu sicilince icra edilmemesine benzer bir durum ortada durmaktadır. Böyle bir durumda icra memurunun taşınmazın başında, taşınmazı malik olduğuna karar verilene teslimi, tescil işleminin yapıldığı anlamına gelmez, icra memuru bu anlamda diğer yetkili mercilerin yetkilerini kullanamaz. İcra memuru YSK’nın yerine geçerek işlem yaparak fiilî durum meydana getiremez.

4. Tedbir Kendi Kapsamı Dışında Uygulanamaz ve Sonuç Doğuramaz

Tedbir kararı, geçici bir durumdur. Şu anda Mahkemece, yukarıda açıklanan sorunlu yapısına rağmen, atanan organlar kalıcı ve sürekli olarak değil, tedbiren atanmıştır. Son Kurultayda seçilen yönetimin ve organların görevlerinin sona ermesine karar verilmişse de, henüz kesinleşmiş bir hüküm olmadığından mutlak anlamda bir sona erme değildir, sadece tedbiren uzaklaştırmadır. Nitekim kararda “… genel başkan Özgür Özel’in, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin, Parti Meclisi Üyelerinin ve Yüksek Disiplin Kurulu Üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırılmalarına ve 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay öncesi görevde bulunan genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar TEDBİREN GÖREVİ ÜSTLENMELERİNE/GÖREVE İADELERINE…” denilmektedir.

Yanlış da olsa bu karadan çıkartılması gereken sonuçlar ve kullanılacak diğer imkânlar şu şekilde belirtilebilir[22]:

(a) 2023 Kurultayı ile göreve gelen genel başkan ve organlar bakımından henüz karar kesinleşmediğinden mutlak anlamda ve kalıcı olarak görevden alma söz konusu değildir. O sebeple kesinleşmedikçe, sadece görevleri askıdadır. Çünkü, görevden uzaklaştırma “tedbiren” verilmiştir, davanın sonucuna göre tekrar dönebileceklerdir. Keza dava sonuçlanmasa dahi, tedbirin kaldırılması halinde de yine görevlerine dönmeleri söz konusudur. Dolayısıyla, Mahkemece atanan yönetim, tedbiren uzaklaştırılan yönetimin tümüyle görevi sona ermiş gibi davranıp tasarrufta bulunamaz. Böyle bir davranışa karşı gerekli yollara başvurulabilir. Bu sebeple, tedbiren uzaklaştırılan organların önceki aldığı kararlar da yok sayılamaz, ortadan kaldırılamaz, zorunluluklar dışında bu yönde işlem de yapılamaz. Bunların tümü hem tedbirin mahiyetine hem de yukarıda verilen yanlış da olsa tedbir kararının içeriğine aykırıdır.

(b) Kurultaydan önceki (2023 öncesi) genel başkan ve parti organları “tedbiren” atanmışlardır. Şu anda kalıcı değildirler. Karara göre ancak “… 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay öncesi görevde bulunan …” organların görevlendirilmesi mümkün olup bunların yerine atama vs. yapılması mümkün değildir. Karar, 2023 Kurultay öncesini esas alarak belirleme yapmış; yeni bir atama ve organ oluşumuna izin vermemiştir. Bu sebeple bir yenileme işlemi değil, geriye dönüş ve dondurma işlemi söz konusudur. Bunun aksine olacak şekilde, yeni organ oluşturulması, yeni isimlerle kurullar oluşturulması mümkün değildir. 2023 öncesi kurallardaki bulunan kişilerle çalışılmak ve işlerin yürütülmesi söz konusudur. Aksi hem tedbirin mahiyetine ve kanuna hem de yukarıda zikredilen kararda belirtilen hususa açıkça aykırı olur.

(c) Tedbiren atanan yönetim, ancak tedbir mahiyetinde, daha çok mutad ve zorunlu işleri yapabilir. Bunun dışında kalıcı, sürekli ve Partinin iradesini ileriye yönelik etkileyecek işlemler yapamazlar, aksi takdirde zaten sorunlu tedbirin icrası da sorunlu hale gelir. Bu sebeple, görevden tedbiren uzaklaştırılan yönetimin kararlarını yok sayan, tümüyle etkisizleştiren ya da siyasî rekabet içinde yapılacak işlemler tedbire ve karar aykırı olacaktır.

(d) Bu kapsamda mevcut yürüyen hukukî süreçler bakımından da tedbiren atanan yönetimin tasarrufta bulunması, bu hukukî süreçlerden esaslı şekilde feragat, kabul ve benzeri şekilde işlemler tesis etmesi mümkün değildir. Hatta tedbiren görevden alınan organlar ile tedbiren görevlendirilen organlar arasında açık menfaat çatışması olduğundan, bu hukukî süreçler ve işlemler için ayrıca iş kayyımı niteliğinde bağımsız kişilerin görevlendirilmesi gerekmektedir. Yargıtay bu tür durumlarda sürecin yürütülmesi için kayyım atanmasını farklı kararlarında açıkça vurgulamakta ve bunu kamu düzeninden saymaktadır[23]. Burada da açık menfaat çatışması bulunduğundan, kamu düzeninden kabul edilen bu konuda tedbiren atanan organların hukukî süreçler bakımından tasarrufu geçerli olmayacaktır. Bu yönde yapılmış bir tasarruf varsa da, sonuç doğurmayacaktır.

(e) Tedbiren görevlendirilen organların iş, işlem ve kararlarına karşı, onları atayan ve icra eden makamlara her zaman gerekli yollara başvurulabilir. Çünkü, yukarıda açıklandığı üzere Mahkeme tarafından tedbiren atandıkları için bu tedbirin gereğini yapıp yapmadıkları her zaman başvuru konusu olabilir; aksinin kabulü, tedbiri tedbir olmaktan çıkarır ki, bu tedbirin mahiyetine aykırı olduğu gibi, Mahkemenin kararı tedbiren vermiş olduğunu da gözardı edip tedbiri kalıcı karara eş değer kılmak demektir. Zaten sorunlu olan tedbir, bu sefer asıl kararın dahi önüne geçmiş olur.

(f) Gerek tedbire itiraz gerekse kanun yolları bakımından, bu kararın sonuçları ve icrası bakımından menfaati zedelenen herkes gerekli yollara başvurabilir. Menfaati zedelen herkes kavramına Partinin tedbiren görevden alınan organlarının üyeleri, delegeleri, hatta üyeleri de dahildir. HMK m. 394/3 tedbire karşı koymak bakımından çok açıktır. Tedbirin icrasında da “ilgili” kavramına giren herkes, bu icra işlemi ve tedbirle ilgili uygulamalara karşı gerekli yollara başvurabilir. Bu basit bir usûl ve icra bilgisidir. Bu çerçevede, gerektiğinde Mahkemeden tedbirin değiştirilmesi ve kaldırılması da istenebilir. Madem ki, tedbir HMK hükümlerine göre verilmiştir, o zaman HMK’ya göre teminat karşılığı, hatta durum ve şartların değiştiği ileri sürülerek tedbirin kaldırılması veya değiştirilmesi talep edilebilir. Özellikle tedbiren atanan yönetimin, kalıcı işlemler yapması, üyeleri olumsuz etkileyecek ayrımcılık gibi yollara başvurması, olumsuz etki doğuracak açıklama ve beyanlarda bulunup tarafsızlığını bozması, siyasî rakipleri aleyhine çalışması gibi durumlarda bu her zaman talep edilebilir.

(g) Yönetim yetkisi aynı zamanda harcama yapmak, malî tasarrufta bulunmak anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla şu anda bu çerçevede ve hatta yönetimle ilgili zararların ortaya çıkması ihtimali mevcuttur. HMK m. 392 gereğince “İhtiyati tedbir talep eden, haksız çıktığı takdirde karşı tarafın ve üçüncü kişilerin bu yüzden uğrayacakları muhtemel zararlara karşılık teminat göstermek zorundadır. Talep, resmî belgeye, başkaca kesin bir delile dayanıyor yahut durum ve koşullar gerektiriyorsa, mahkeme gerekçesini açıkça belirtmek şartıyla teminat alınmamasına da karar verebilir”. Karar, oldukça önemli sonuçları olan ve yukarıda açıklandığı üzere tedbirin şartlarını da sağlamayan, hukuka uygunluğu tartışmalı bir karardır. Sadece birkaç kişiyi değil, önemli bir kitleyi doğrudan etkileme ve aleyhe durumlarda zarar verme potansiyeli vardır. Madem ki karar HMK hükümlerine göre verilmiştir, bu kararın teminat karşılığı verilmemiş olması ciddî bir sorundur. Dikkat edilirse, hükümde asıl olan teminat gösterme zorunluluğudur. Aleyhine karar verilenler lehine seçim yargısının kesin kararları varken verilmiştir. Böyle bir durumda oldukça yüksek bir teminat ödenmesi de sağlanmalıdır.

(h) Tedbiren yönetim üstlenenler, ancak tedbir sınırları içinde iş ve işlemleri yapabilir. Bu çerçevede tüzel kişiliğin menfaatini koruyacak her türlü tedbiri almaları gerekli ve zorunludur. Söz konusu bir siyasî parti olsa da, yönetimi tedbiren devralanların partinin dış işleyişinde siyasî rekabetin gereklerini yerine getirse de, partinin iç işleyişinde objektif, bağımsız ve tarafsız kalmaları gerekmektedir. Şu anda görevde tedbiren bulunan yönetim ve organlar adeta Mahkeme adına hareket etmektedirler. O sebeple karşı tarafla, görevden tedbiren uzaklaştırılanlarla, hatta diğer kişilerle ilgili kalıcı iş ve işlemleri kural olarak yapamazlar. O zaman tedbiren değil, kalıcı işlemler yapılmış olur; hüküm kesinleşmeden bu mümkün değildir.

(i) Tüzel kişiliğe tedbiren yönetim atanmış olması, tüzel kişiliğin aslî iradesini ortadan kaldırmaz. O sebeple, kanun, diğer mevzuat ve tüzel kişiliğin iç düzenlemeleri kapsamında gerekli süreçlerin işletilmesine, genel iradesinin devamına engel yoktur. Tedbir kararında hangi organların görevden uzaklaştırıldığı hangi organların tedbiren göreve atandığı açıkça belirtilmiştir. Bu sebeple Partinin genel iradesini temsil eden üye ve delegelerle, onların iradesi hakkında bir engelleme yapılamaz. Bu hem karardaki düzenlemeye hem de tedbirin niteliği ve tedbir hükümlerine aykırı olur. Partinin aslî üst iradesi tüzel kişiliğin geleceği hakkında aslî söz sahibidir, bunun ortadan kaldırılması demek, Anayasaya aykırı şekilde ve oradaki süreçler işletilmeden Partinin fiilen etkisizleştirilmesi ve kapatılması demektir. Bu kapsamda, gerekli görülüyorsa, yeni bir Kurultayın toplanması gibi işlemler de gerekli şartlar sağlanarak yapılabilir. Özellikle Partinin seçime girmesi, haklarından mahrum kalması riski varsa, bunu tedbiren atanan yönetimin de yapması, Partinin menfaatini korumak adına gerekli olduğu gibi, şayet yönetim yapmıyorsa tüzel kişilik genel iradesinin gerekli süreçleri işleterek bu yolu açması mümkündür. Tedbir kararının buna engel olduğu söylenemez.

Sonuç

Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra şu temel sonuçları burada belirtmekte yarar vardır:

  1. Karar hem esası hem de verilen tedbir kararı bakımından tartışmaya çok açık ve sorunlu bir karardır.

  2. Kararda görev olarak ifade edilse de, aslında ciddî bir yargı yolu/kolu sorunu mevcuttur. Kararın ortaya çıktığı andan bugüne kadar farklı hukuk alanlarından uzmanlar kararın bu yönden açık şekilde hatalı olduğunu vurgulamaktadır. Seçim yargısının alanına girilerek ve kesinleşmiş seçim süreçleri yok sayılarak karar verildiği şeklinde çok net eleştiriler mevcuttur.

  3. Bu konudaki aslî tartışmaları anayasa, kamu ve seçim hukuku alanında çalışanlara bırakmakla birlikte, kararın veriliş şekli, gerekçesi ve sonuçları da dikkate alındığında, özellikle gerekçenin bu konuda tatminkâr olmaması karşısında, konunun seçim yargısının alanına girdiğini söylemek gerekir. Verilen bu karar, atipik, hukukumuzda aslında karşılığı olmayan, hukuk düzenimizde yer bulması ve izahı zor bir karardır. Bunu baştan bilerek ve kabul ederek tüm yorumları yapmak gereklidir. Bizim bu çalışmada usûl hukuku sorunlarına girmiş ve incelemiş olmamız, kararın yargı yolu/kolu bakımından doğru olduğundan ve doğru bulduğumuzdan değil, şeklen de olsa adlî yargının medenî yargı bölümünde bir kararın bulunmasındandır.

  4. Parti Kurultay’ında bazı sorunların olması, hatta bunların suç oluşturması başka bir şeydir, bunun için Kurultay’ın ve kararların geriye dönük olarak iptali başka bir şeydir. Sorumlular hakkında gereği yapılabilir, ilgili hukukî süreçler işletilebilir. Ancak seçim yargısı denetiminden geçmiş, kesinleşmiş bir sürecin mutlak butlanla hükümsüz sayılıp iptali başka bir şeydir.

  5. Yargıtay’ın bu tarz durumlarda (sendikalar, dernekler, birlikler, şirketler vs.) çok sık ve farklı tüzel kişilikler için kabul ettiği etki kuralı gereğince, olanın sonuca etkisi ve sonucu değiştirme durumu araştırılmadan karar verilmesi de hatalıdır; en hafif haliyle eksik ve yetersiz incelemedir.

  6. Uyuşmazlığın seçim yargısının alanına girmesine rağmen adlî yargıda (medenî yargı içinde) karar verilmesi söz konusuysa, YSK’nın boşanma kararı veya taşınmaz ya da alacak davası hakkında karar vermesinden, sulh hukuk mahkemesinin, ağırlaştırılmış müebbet hapis kararı vermesinden hiçbir farkı yoktur. Açık yargı yolu/kolu ihlâli olduğunda ise, bunun Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından dahi giderilemeyecek bir temel anayasal sorun olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, YSK denetiminden geçmiş işlemlerin kesinliği karşısında bu tür yargı kolu/alanı sorunu çıkmayacağı ön kabulü ve Anayasa düzenlemesi söz konusudur. Anayasa böyle açık ihlâlin olmayacağı kanaatiyle bu hususu düzenlememiştir. YSK, Anayasanın yargı bölümünde değil yasama bölümünde düzenlenmiştir. Bu durum yargının, adeta yasama alanına girip yetki, yargı yolu ihlâli dışında kuvvetler ayrımı ihlâli anlamına da gelmektedir. Bu tür durumlarda gerek yabancı doktrinde gerekse konuyla ilgili Türk doktrininde, verilen hükmün duruma göre yok, en azından etkisiz (yani icar edilemez, uygulanamaz) hüküm sayılabileceği kabul edilebilmektedir, bu potansiyeli vardır. Nitekim Mahkemenin kararını, “gereği için” başta YSK olmak üzere seçim organlarına göndermesi yönünde karar vermesine karşı, YSK’nın ise, bizim adlî yargı organlarının kararlarını icra etmemiz söz konusu değil, şeklinde açıklaması da buna işaret etmektedir.

  7. Bu sorunun eninde sonunda YSK’nın önüne geleceği kuvvetle muhtemeldir. Özellikle bir erken seçim kararı söz konusu olursa, bu karar durumu doğrudan etkileyecektir. O sebeple, asıl icra makamı olarak YSK’nın ya bu kararın seçim yargısı ve seçim hukuku bakımından bir etkisi olmayacağını ya da Mahkeme kararına göre hareket edileceğini açıklaması önemli ve gereklidir. Birincisi, kararın seçim yargısı bakımından etkisiz bir karar olduğu anlamına gelecektir. İkincisinde ise, birçok sorunla karşılaşılacaktır. Örneğin, Partinin kurultaysız kalmanın sonuçlarıyla karşılaşması ve seçime girememesi ihtimali ortaya çıkabilir. O sebeple YSK bu kanaatteyse bu görüşünü açıklayarak, en azından bu sorunun giderilmesinin yolunu açmalıdır. Aksi halde şu anda sessiz kalıp daha sonra partinin seçime girmesine engel olursa, bu bilinçli şekilde bir soruna ve mağduriyete sebep olmak anlamına gelmektedir. Böyle durumlarda Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da dikkat çekildiği üzere, yargı organlarının ihmalî ve yanlış davranışlarından dolayı hak sahiplerinin haklarından mahrum bırakılması sonucu doğacaktır.

  8. Verilen BAM kararına bakıldığında 20 sayfadan oluşan, ancak asıl gerekçe kısmının 14 ilâ 16. sayfalarda yer aldığı bir karardır. Burada da gerekçe yapılan hususların hemen hemen hepsi, henüz karar aşamasına gelmemiş, esas numarası ile yürütülen hukuk ve ceza davaları olduğu görülmektedir. Kararın gerekçesinde, bu yargılamaların safahatları anlatılmış, hatta bir dosyadaki mazeret meselesi üzerinde aslında sonuca etkili değilken (normla bir mahkeme kararında dahi pek rastlanmayacak şekilde) uzun uzun durulmuştur. Fakat dosyaların bir kısmında henüz usûlî işlemler dahi tamamlanmamıştır. Ceza dosyalarında ise henüz karar verilmemiş ve iddialardan ibaret bir durum söz konusudur. Mahkemenin temel gerekçesi olarak, bu yargılamaların safahati anlatıldıktan, hatta bazılarında duruşma talikleri olduğu belirtildikten sonra ilgili paragrafların sonunda, sanki bir ispat gerçekleşmiş gibi “anlaşılmaktadır” denilmiştir. Usûl hukukumuzda, kaç dosya olursa olsun, hüküm verilmemiş, hatta kesinleşmemiş dosyalar hükme esas alınmaz, ispatı gerçekleştirmiş olmaz, hele ki “anlaşılmaktadır” şeklinde bir ispat yöntemi de yoktur.

  9. Yerleşik Yargıtay uygulamasında neredeyse istisnasız şekilde, özellikle bir ceza davasının sonucunun hukuk davasını etkileyeceği düşünülüyorsa, o zaman bu dosyaların “bekletici sorun” yapılması gerektiği sürekli ve ısrarlı olarak vurgulanmaktadır. Mahkeme bu dosyaların sonucunun mevcut Kurultay davasını doğrudan etkilediğini düşünüyorsa, en fazla bekletici sorun kararı vermesi gerekirdi, hatta Yargıtay’a göre bu zorunludur. En basit ticarî dosyalarda, asliye hukuk davalarında dahi uygulanan bu temel yöntem, bu kadar önemli davada uygulanmamış, gözardı edilmiştir.

  10. Ayrıca, gerekçede bu dosyalar dışında somut, açık, kesin bir delil bulunmamakta, genel geçer matbu ifadelerle gerekçe ifade edilmektedir. Kararın gerekçesine bakıldığında, ne usûl hukukumuzda normal bir davada esas alınan “tam ispat” ne de sınırlı durumlarda ve geçici hukukî korumalarda dikkate alınan “yaklaşık ispat” şartı karşılanmıştır. Sadece ayrıntılandırılmış, ispat niteliği olmayan bazı iddialar ve henüz kesinleşmemiş, hatta karara bağlanmamış bazı ihtimaller üzerinden hüküm ve tedbir verilmiştir.

  11. Karar bu kapsamda gerekçe yönünden de oldukça zayıftır. Anayasa ve özellikle Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda belirtilen gerekçenin temel unsurları mevcut değildir. Çünkü, somut, açık, davacıların delillerin davalı tarafın delillerine neden üstün tutulduğu belirtilmemiş, ifade edilen dosyaların somut olarak Kurultay sonucunu nasıl etkilediği açıklanmamıştır. Özellikle adil yargılanmayla bağlantılı “hukukî dinlenilme hakkı” kapsamında kararın somut ve açık olarak gerekçelendirilmesi gerekmektedir. Bazı davaları arka arkaya sıralamak usûl hukuku anlamında bir gerekçe oluşturmamaktadır. Doktrinde ve yargı kararlarında, bu şekilde denetime elverişli olmayan gerekçelere “soyut gerekçe”, “görünürde gerekçe”, “formül veya matbu gerekçe”, “sözde gerekçe”, “şeklî gerekçe” denilmektedir. Oysa bu kadar önemli bir davanın gerekçesi, oldukça kapsamlı ve altlama faaliyetini tam karşılaması gerekir.

  12. Özellikle verilen tedbir kararı geçici hukukî koruma hukuku bakımından birçok sorunu içinde barındırmaktadır. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, bu tedbir kararına karşı kanun yolunun açık olduğu konusunda bir tereddüt yoktur. Şayet, ilk derece mahkemesi bir tedbir kararı vermiş, bölge adliye mahkemesi bunu istinafen incelemişse, bu istinaf kararına karşı Yargıtay yolu, temyiz yolu kapalıdır. Ancak, ilk defa bölge adliye mahkemesinde ve istinaf aşamasında bir tedbir kararı verilmişse, henüz bu karar bir kanun yolu denetiminden geçmediğinden ilk derece kararı gibidir, buna karşı Yargıtay’a başvurulabilir ve buradaki inceleme istinafen yapılan bir incelemedir. Şayet bölge adliye mahkemesi tedbire karşı başvurulacak bu yolu kapatmak isterse HMK m. 346 ve 366 çerçevesinde bu kararına karşı Yargıtay’a başvurulabilir. Yargıtay’ın da bunun üzerine acele bir incelemeyle karar vermesi gerekir. Kanun yolunun kapatılması, açıkça hak aram özgürlüğü ihlâlidir. Bölge adliyesi tedbir kararı verirken, bu kanunda açıkça yazmasa da, yasak değil denilerek tedbir yetkisini kabul edip, ancak denetime gelince kanun yolu ifadesini sadece istinaf olarak daraltıp denetimi mümkün kılmamak başlı başına çelişki olur.

  13. Tedbir bakımından HMK m. 389’un şartlar oluşmamıştır. Ayrıca yukarıda açıklandığı üzere yaklaşık ispat şartı da sağlanamamıştır. Kaldı ki, Mahkeme de sadece istinaf incelemesinde de tedbir kararı verilebileceğinin gerekçesini yazmış, onun dışında tedbire ilişkin ciddî bir gerekçe yazmamış, yaklaşık ispatı sağlayıcı açıklama yapmamıştır. Mahkeme mutlak butlan kararı varsa, kamu düzeni gereği tedbir kararı da verilmelidir faraziyesinden hareket etmiştir.

  14. Tedbir kararı sonucu baştan sağlayıcı, hem de oluşacak kesin karardan daha fazlasıyla öne çeken bir karardır. Bu açıdan tamamen yanlış ve tedbir hukukuna aykırıdır. Yargıtay, hatta bölge adliye mahkemeleri daha hafif durumlarda dahi sonuca etkili karar olmayacağı gerekçesiyle bu tür talepleri reddederken, burada sonucu da aşan bir karar verilmesi, tüm bu yerleşik görüş ve kararlara aykırıdır.

  15. Tedbir kararının nasıl uygulanacağı ve etkisi sorunu da vardır. Normalde bir tedbirin amacı bir sorunu geçici olarak çözmekken, çalışmanın içerisinde bu tedbirin ortaya çıkartacağı en az altı yedi bağımsız sorun ortaya konulmuştur. Sorun çözmesi gereken tedbirin, kendisinin büyük bir sorun olması hukuken çözümsüz bir sorundur.

  16. Kişilik haklarına (keza aile hukukuna, taşınmaz malların aynına) ilişkin kararlar kesinleşmeden icra edilemezler, tedbiren dahi mümkün olmaz. Örneğin, tapu iptal ve tescil davasında, tedbiren tasarrufu engelleyici kararlar verilebilir, ancak tescil anlamına gelecek mülkiyeti değiştirici kararlar tedbiren verilemez. Yine bir boşanma davasında nafaka ve velayete ilişkin tedbir kararı verilebilir, ancak boşanma kararının geçici de olsa nüfusa kaydı kararı verilemez. Oysa Kurultay kararında, bazı geçici tedbirler alınmakla yetinilmemiş, adeta hüküm kesinleşmiş gibi, asıl hükümdeki hususlar tedbire aktarılmıştır.

  17. Şayet bir tedbir kararı verilecekse o zaman da tedbirin, objektif koruyucu niteliği olmalıdır. Bu sebeple uyuşmazlığın tarafları ve menfaati zıd olanlar arasından birilerini tedbiren görevlendirmek olmamalı, Partide bağımsız ve tarafsız kişilerden bir atama yapılmalıdır. Bu da yapılmamıştır.

  18. Tedbir kararı verilirken HMK hükümlerine göre kural olarak teminat alınması zorunludur. Özellikle bu tedbirin yaygın etkisi, malî kaynakların da kullanılması söz konusu olduğundan, ortaya çıkacak zararları karşılamak için teminat alınması zorunludur. Bu da yapılmamış bu kadar önemli etkisi olan karar teminatsız verilmiştir.

  19. Tedbir kararı ile birlikte 2023 Kurultayında seçilen organların görevi tamamen sona ermemiş, tedbiren atananlar da tam ve mutlak olarak görevlendirilmemiştir. Ortada olsa olsa tüm sorunlarına rağmen tedbiren görevlendirilmiş bir yönetim söz konusudur. Bunun sonucu olarak, bu karar yine de geçerli sayılacaksa 2023 Kurultayı ile gelen organların durumu şu anda askıdadır, ancak asıl kararın kesinleşmesi ile kesin halini alabilir. Tedbiren atananlar ise ancak tedbirle sınırlı bir konumdadırlar; onların da kalıcı bir etki doğuracak konumları şu anda yoktur.

  20. Tedbiren atanan yönetim adeta Mahkeme adına işlem yaptığından, tedbiren yaptıkları iş ve işlemlere karşı gerekli hukukî yollara başvurulabilir, hem atayan hem görevlendiren merciye karşı gerekli süreçler işletilebilir.

  21. Tedbiren görevlendirme ve atama HMK hükümlerine göre olduğu için, tedbirin her zaman kaldırılması, değiştirilmesi talep edilebilir. Özellikle tedbiren atanan yönetimin, kalıcı işlemler yapması, ayrımcılık anlamında süreçler işletmesi, siyasî rakiplerini tasfiye yönünde hareket etmesi, tüzel kişiliğin menfaatlerini ihlâl etmesi halinde durum ve şartların değişmesi sebebiyle tedbirin kaldırılması, değiştirilmesi her zaman talep edilebilecektir.

  22. Tedbiren tüzel kişilik için yönetim atanmış olması, tüzel kişiliğin aslî iradesini ve o iradeyi temsil edenlerin durumunu ortadan kaldıramaz ve onun yerine geçemez. Mahkeme kararında da bu yönde bir belirleme yoktur. O sebeple, ilgili mevzuat ve tüzel kişiliğin iç düzenlemeleri kapsamında, süreçlerin işletilmesine, genel iradesinin devamına, karar almasına engel yoktur. Mahkeme kararı da bunu kapsamamaktadır. Kaldı ki bu şekilde bir yöntem ve işlem fiilen tüzel kişiliğin aslî iradesini ortadan kaldırmaktır, bu da örtülü kapatma anlamına gelir. Bu sebeple gerekli görülüyorsa, yeni bir Kurultayın toplanması gibi işlemler de gerekli şartlar sağlanarak yapılabilir; hatta seçime girememe gibi bir risk varsa bu aynı zamanda bir zorunluluk da oluşturabilir. Geçici yönetimler, tüzel kişilik genel ve temel iradesinin yerine geçemez; kalıcı etki oluşturacak işlemlere sebebiyet veremez. Bu durum tedbirin niteliğine aykırıdır.


Dipnotlar


  1. Bu konuda bugüne kadar yirmiye yakın kitap ve makale ile geçici hukukî korumaları farklı açılardan incelemiş bulunuyoruz. Bu konudaki çalışmalarımızın büyük bir çoğunluğu için bkz. Özekes M., Pekcanıtez Usûl-Medeni Usûl Hukuku, C. V, 16. Bası, İstanbul 2025, s. 4315 vd. (Bibliyografya, Özekes). ↩︎

  2. Gözler K., “YSK’nın Kararı Hakkında Neden Yazmadım?”, https://www.anayasa.gen.tr/ysk-neden-yazmadim.htm. ↩︎

  3. Özekes M., Medeni Usul Hukukunda Yok Hüküm ve Etkisiz Hüküm, Yargıtay Dergisi, 2000, C. 26, S.4, s. 677-678 (ve orada belirtilen kaynaklar); Pekcanıtez H./ Atalay O./ Özekes M., Medeni Usûl Hukuku Ders Kitabı, 13. Bası, İstanbul 2025, s. 460-462. ↩︎

  4. Özekes, Yok ve Etkisiz Hüküm, s. 676. ↩︎

  5. YSK kararlarının kesinliği konusunda bkz. Gözler K., “YSK Karalarının Kesinliği Üzerine”, http://www.anayasa.gen.tr/ysk-baglayicilik.html. ↩︎

  6. Bu konuda bkz. Güler F., Seçim ve Siyasi Partiler Hukukunda Görev Sorunu: CHP Davalarının Düşündürdükleri (II), www.anayasa.gen.tr/guler-2.pdf; İnceoğlu S., Bir Siyasi Partinin Karar ve Yönetim Organları Bölge Adliye Mahkemesi Kararıyla Değiştirilebilir mi?, https://blog.lexpera.com.tr/bir-siyasi-partinin-karar-ve-yonetim-organlari-bolge-adliye-mahkemesi-karariyla-degistirilebilir-mi/; Özgenç İ., 2026, https://x.com/izzetoezgenc/status/2061409621584097503?s=46 (01.06.2026); Şirin T., Mutlak Butlan Konusunda, https://x.com/tolgashirin/status/2059593907457892655 (27.5.2026). Bu yazılar dikkate alındığında farklı açılardan (anayasa, siyasi partiler ve seçim hukuku, ceza hukuku gibi alanlar bakımından) verilen kararın hukuka aykırı olduğu açıkça görülmektedir. ↩︎

  7. YSK, 22.05.2026, 2026/246. ↩︎

  8. Bu konuda kamuoyuna yansıyan tartışma ve gerekçeleri hakkında örnek için bkz. Üstün A. S., (https://x.com/ayhanseferustun/status/2060664789798363203?s=48&t=1tR1TTRxBlUoIykpT1ivhw paylaşımı; A Haber, https://www.ahaber.com.tr/ozel-haberler/2026/06/02/chpli-emreden-kurultay-olmazsa-secime-giremeyiz-iddiasi paylaşımı. ↩︎

  9. Akyol Ş., Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, 2. Bası, İstanbul 2006, s.58 vd. Akyol, çelişkili davranışın ihmalen de gerçekleştirilebileceğini belirterek, burada önemli olan hususun çelişkili davrananın, önceki davranışı esnasında, daha sonra bu davranışının bazı hukukî sonuçlarının olabileceğini objektif olarak bilmesine dikkat çekmiştir. Somut olayda da, aslında daha sonra doğabilecek hukukî sonuçları bilen (ve sorun kendi önüne gelecek olan) YSK tarafından, “susarak”, sessiz kalarak şimdiden sonuçları belli ve öngörülebilir durumlara ve sorunlara yol açmak söz konusudur. Bu da ilerde kendisi açısından çelişki davranmak, dürüstlük kuralına aykırı yanıltma olarak ileri sürülebilecektir. ↩︎

  10. Örneğin, yakın tarihli bir kararında Anayasa Mahkemesi “Somut olayda başvurucu mahkemece gerek kısa kararda gerekse gerekçeli kararda gösterilen 15 günlük süreye uyarak temyiz talebinde bulunmuş ancak Yargıtay sürenin 15 gün değil de on gün olduğu gerekçesiyle başvurucunun temiz istemini reddetmiştir. Oysa mahkemelerin kanun yolunu ve süresini ilgili kanun ve içtihatlara uygun olarak taraflara doğru gösterme yükümlülüğü altında olduğu dikkate alındığında başvurucunun ilk derece mahkemesi kararında gösterilen süreyi esas almasının makul görülmesi gerekmektedir. Anayasa mahkemesinin önceki başvurularda ortaya koyduğu yukarıda özetlenen ilkeler dikkate alındığında kanun yolu sürelerinin sade olduğunun söylenemeyeceği bir sistemde ilk derece mahkemesince gösterilen temyiz süresine hukuki güvenlik ilkesine uygun şekilde güvenerek hareket eden başvurucunun temyiz talebinin süreden reddedilmesi ile haksız yere yüklenen külfetin ölçülü olmadığı ve başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir” demektedir (AYM, 11.02.2021, 2017/34763 - RG, 15.04.2021, S. 31455). Görüldüğü üzere bu kararda da yargı organlarının yanıltıcı davranışlarının sonucuna bireylerin katlanmasının beklenemeyeceğine vurgu yapılmaktadır. ↩︎

  11. AYM, 22.02.2024, 2024/45, 2024/61 (RG, 01.08.2024, 32619). ↩︎

  12. İspatla ilgili temel bilgiler ve kavramlar için bkz. Pekcanıtez H./ Atalay O./ Özekes M., Medeni Usûl Hukuku Ders Kitabı, 13. Bası, İstanbul 2025, s. 338; Atalay O., Pekcanıtez Usûl, C. III, s. 2574 vd.; Kuru B., Medeni Usûl Hukuku El Kitabı C. I, Ankara, 2020, s. 613; Yılmaz E./ Arslan R./ Taşpınar Ayvaz S./ Hanağası E., Medeni Usûl Hukuku, 11. Baskı, Ankara, 2025, s. 429; Atalı M./ Ermenek İ. / Erdoğan E., Medeni Usûl Hukuku, 8. Bası, Ankara, 2025, s. 495. ↩︎

  13. İspat ölçüsü hakkında bkz. Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 364-366; Atalay, Pekcanıtez Usûl, C. III, s. 2715-2721; Albayrak H., Medeni Usul ve İcra İflas Hukukunda Yaklaşık İspat, Ankara 2013, s. 299 vd. ↩︎

  14. Özekes M., İcra İflas Hukukunda İhtiyati Haciz, Ankara 1999, s. 222; Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 364. Ayrıca bkz. Albayrak, s. 342 vd. ↩︎

  15. Örneğin, “Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalı kooperatif başkan ve üyeleri hakkında yapacak nitelikte emval veren ağaç kesme suçundan Manavgat 4. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2014/18 E. sayılı dosyasında yargılaması devam eden ceza davasında sübuta eren maddi olguların BK'nın 53. maddesi (TBK'nın 74. maddesi) uyarınca hukuk mahkemesini bağlayıcı mahiyette olduğu ve ceza davasının sonucunun beklenmesinde hukukî yarar bulunduğu gözetilerek mahkemece HMK'nın 165. maddesine göre ceza davası bekletici sorun yapılarak hasıl olacak sonuca göre karar verilmelidir.” (HGK, E. 2017/15-498, K. 2021/1023, T. 16.9.2021). “Davacılardan birinin şikayeti üzerine, davalının hakaret suçundan dolayı ceza davasında yargılandığı ve davanın derdest olduğu dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. 818 Sayılı B.K.'nun 53. maddesi gereğince ceza mahkemesince verilecek mahkumiyet kararının hukuk hakimini bağlayacağından, mahkemece, ceza davasının sonucunun beklenmesi ve oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekmektedir.” (HGK, 9.4.2014, 2013/4-1008, 2014/490). Aynı yönde bkz. HGK, 5.5.2010, 2010/12-74, 2010/243; HGK, 9.12.2020, 2019/14-737, 2020/1021; HGK, 21.3.2019, 2017/19-1635, 2019/333. ↩︎

  16. Sürpriz karar yasağı ve ihlâli hakkında bkz. Algan D., Medenî Usûl Hukukunda Sürpriz Karar Verme Yasağı, İstanbul 2025, s. 202 vd., s. 318 vd., geçici hukukî korumalar bakımından s. 501 vd. ↩︎

  17. Bu konuda bkz. Özekes M., Üst Derece Mahkemeleri Kararlarında Gerekçe (İstinaf Mahkemelerinin Kuruluşunun Desteklenmesi Projesi- Uluslararası Konferans-), İstinaf Mahkemelerinin Kurulmasından Sonra Yargıtay’ın Rolü Konferansı, Yargıtay-Ankara/3-4 Mayıs 2007, Ankara 2007, s. 72 vd. ↩︎

  18. Gerekçenin önemi ve anlamı hakkında bkz. Özekes M., Medenî Usûl Hukukunda Hukukî Dinlenilme Hakkı, Ankara 2003, s. 167 vd.; Şeker H., Hukukta Gerekçe, İstanbul 2010, 1 vd., 959 vd.; Boran Güneysu N., Medenî Usûl Hukukunda Karar, Ankara 2014, s. 230 vd. Ayrıca bu konuda daha önce sunmuş olduğumuz henüz yayınlanmamış olan “Geçersizlik ve Yetersizlik Girdabında Yargı Kararlarına Bakış” konulu tebliğde, yargı kararlarının geçersiz olabileceği gibi, farklı açılardan yetersiz olabileceğini belirtmiştik [Özekes M., “Geçersizlik” ve “Yetersizlik” Girdabında Yargı Kararlarına Bakış, 14. Uluslararası Suç ve Ceza Filmleri Sempozyumu, İstanbul 22 Kasım 2024 (Düzenleyen ve Edt. Adem Sözüer)]. İncelediğimiz Kurultayla ilgili BAM kararında, hem geçersizlik sorunu ama özellikle yetersizlik sorunu karşımıza çıkmaktadır. Bir kararın her iki yönden de tartışmaya açık olması oldukça düşündürücüdür. ↩︎

  19. Özekes, Hukukî Dinlenilme, 168 vd. Ayrıca bkz. Aşıcıoğlu Ç., ‘Yargı Kararlarında Gerekçe’ IX Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu (1992) 48 vd. Özellikle bu konuda ayrıntılı değerlendirme için bkz. Şeker, 815 vd. Şeker, bunların dışında da farklı gerekçe yaklaşımlarından ve “yetersiz gerekçe” şeklinde bir gerekçe türünden de haklı olarak bahsetmektedir (s. 841). Yetersiz gerekçe ile bizim bu çalışmada kullandığımız “hüküm yetersizliğini” birbirinden ayırdetmek gerekir. Yetersiz gerekçe, gerekçe noksanı, eksikliği, tatminkâr olmaması hallerinden biri olarak karşımıza çıkan, doğrudan gerekçeye yönelik bir yetersizliktir. Oysa bizim burada kullandığımız “hükmün yetersizliği”, hükmün gerekçesinde, farklı şekillerde adlandırılsa da, gerçek ve tam bir gerekçenin olmaması halidir. ↩︎

  20. Bu konuda özellikle bkz. Simil C., Bölge Adliye mahkemelerinin İhtiyatî Tedbir Kararı Verebilmesi ve Denetimi, SDÜHFD 2020, C. 10, S. 2, s. 171 vd., s. 191; Özekes M./Akkaya T., Pekcanıtez Medeni Usûl Hukuku, C IV, 16. Bası, İstanbul 2025, s. 4035; Özekes M., 100 Soruda Medeni Usûl Hukukunda Yeni Kanun Yolu Sistemi İstinaf ve Temyiz, 3. Baskı, 2016 Ankara, s.110; Öztek S., Türk Medeni Yargılama Hukukunda İstinaf ve Temyiz, 2021, s.146-148. ↩︎

  21. Yılmaz E., Geçici Hukukî Himaye Tedbirleri, C. I, Ankara 2001, s. 845 vd.; Özekes M., Pekcanıtez Usûl, C. V, s. 4392 vd.; Erişir E., İhtiyati Tedbir Türlerinin Belirlenmesi ve Tedbirlerin İçeriği, İstanbul 2013, s. 384; Kuru B./ Arslan R./ Yılmaz E., Medeni Usûl Hukuku Ders Kitabı, 25. Baskı, Ankara 2014, s.561; Albayrak, s. 82 vd. Konuya ilişkin olarak verilen kararlara örnek olarak, “Kanun koyucu, ihtiyati tedbir hakkında karar verecek olan hakime geniş bir takdir alanı bırakmışsa da; hakim, her somut olayda, ihtiyati tedbir şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini dikkatlice incelemelidir ve hangi yasal sebebe ve hangi somut duruma göre ihtiyati tedbir kararını verdiğini kararda belirtmelidir. Ayrıca verilecek ihtiyati tedbir kararının da uyuşmazlığın esasını çözümler nitelikte olmaması gerekir. İhtiyati tedbir şartları mevcut değilse, Yasa'nın öngördüğü ölçüde ispat edilememişse, ihtiyati tedbir isteminin reddine karar verilmelidir.” (19.HD, 17.10.2019, 2019/2981, 2019/4812); “Mahkemece değişen hal ve şartlar sebebiyle edimler arasındaki dengenin aşırı ölçüde bozulduğu ve davacı açısından bu durumun çekilmez bir hale geldiği belirtilerek dava sonuna kadar taksitlerin sözleşmenin yapıldığı tarihteki kur üzerinden yapılması için ihtiyati tedbir konulmasına karar verilmiş; bu karara davalı taraf mahkemesine itiraz etmiş mahkeme davalı tarafın bu itirazını red etmesi üzerine davalı taraf HMK 394/5 gereğince kararı temyiz etmiştir. (…) Anılan yasal düzenlemeler ışığında somut olaya bakıldığında; mahkemece, davanın ve uyuşmazlığın esasını halleder şekilde ihtiyati tedbir kararı verilmesi HMK'nu 394/5'ne aykırı olup bozmayı gerektirir.” (13. HD, 21.3.2012, 2012/2615, 2012/7420). Esasen buralarda sonradan geriye dönülebilen, telafi edilebilir durumlar söz konusudur. Buna rağmen Yargıtay, esası çözer veya asıl kararı öne çeker nitelikte tedbir kararı verilmesini kabul etmemektedir. Hatta örneğin çok hayatî, doğrudan insanın varlığını ve hayatını ilgilendiren konularda dahi Yargıtay (bizim eleştirilerimize rağmen) bu konularda oldukça çekimser davranıp davanın esasını çözeceği endişesi ile bu tür kararlar verilemeyeceğini vurgulamaktadır. Örneğin, 10. HD, 06.12.2024, 2023/8095, 2024/12495. Tüm bunlar dikkate alındığında tartışılan Kurultay kararı evleviyetle davanın esasını çözer ve hükmü öne alır mahiyette bir karardır. Yargıtay’ın müstakar içtihatları ve uyuşmazlıkları kesin olarak karara bağlayan kararlarına da aykırıdır. ↩︎

  22. Tedbire karşı kullanılabilecek imkânlar hakkında bkz. Özekes, Pekcanıtez Usûl, C. V, s. 4418 vd., 4424 vd. ↩︎

  23. Dolayısıyla kısıtlanan ile vasi olarak atanan üçüncü kişi arasında görülmekte olan davanın mahiyeti gereği menfaat çatışması bulunmaktadır. Bu nedenlerle TMK.nun 418/4, 426/2. maddeleri gereğince davalı borçluya kayyım tayini ile taraf teşkili sağlandıktan sonra işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekecektir. ../ .. Kamu düzenine ilişkin bu husus dikkate alınmadan ve davalı borçluya kayyum tayini ile taraf teşkili sağlanmadan yazılı biçimde karar verilmesi doğru görülmemiştir.” (17. HD, 24.03.2011, 1270/2657). “… bu durumda şirket müdürü ile şirket arasında menfaat çatışmasının doğduğu gerekçesiyle, talebin kabulüne, davacı şirketi … İcra Müdürlüğü'nün … Sayılı dosyada temsil etmek üzere kayyum olarak …'ün tayinine karar verilmiştir” (11. HD, 24.11.2014, 12406/18165). Benzer şekilde bkz. 2. HD, 20.7.2011, 2010/22588, 2011/12782. ↩︎