I. Giriş
Türkiye’de kamuoyu son 1 aydır başta TERA Holding bünyesindeki fonlar olmak üzere toplam 131 yatırım fonunda yaşanan iktisadi kriz ve bu krizi takiben açılan soruşturmaları yoğun biçimde tartışmaktadır.
Zira söz konusu fonlar kapsamında yaşanan kriz doğrultusunda 455 bin 758 kişinin etkilendiği tahmin edilmektedir; ilaveten bu krizin sermaye piyasasında doğurduğu güven bunalımı ve belirsizlik borsadaki birçok hissede de önemli düşüşlere yol açmıştır. Bu noktada ilgili fonlara yatırım yapmış olan yüzbinlerce kişi açısından akla gelen sorular açıktır: Bu fonlara yatırılan paraların ne kadarı, nasıl geri alınabilecektir? Bu çerçevede nasıl bir hukuki süreç yürütülecektir?
17 Eylül 2026 tarihinde Sermaye Piyasası Kurulu tarafından çok sayıda yatırım fonunun tasfiyesine karar verilmesiyle birlikte bu soru daha da önem kazanmıştır. Tasfiye sürecindeki fonlarda 455 binden fazla yatırımcının bulunduğu ve söz konusu fonların milyarlarca liralık büyüklüğe ulaştığı dikkate alındığında, ortaya çıkan mesele yalnızca yatırımcıların uğradığı ekonomik kayıplarla sınırlı olmayıp, aynı zamanda sermaye piyasalarının düzenlenmesi ve denetlenmesinden sorumlu olan kamu makamlarının görevlerini gereği gibi yerine getirip getirmediği de hukuken incelenmelidir.
Kurul tarafından fon başına (Ne var ki, Kanun teklifi ile bu açıklama yatırımcı başına olarak değiştirilmiştir.) en fazla 1 milyon TL olmak üzere ara ödeme yapılacağının açıklanması, yatırımcılar için önemli bir gelişmedir. Ancak, bu ödeme, tasfiye sonucunda ortaya çıkacak gerçek zararın kesin olarak belirlendiği anlamına gelmez. Özellikle yüksek miktarda yatırım yapan kişiler bakımından nihai zararın ne olduğu, tasfiye işlemlerinin tamamlanması ve fon varlıklarının gerçek değerinin ortaya çıkmasıyla belirginleşecektir.
Bu çerçevede 09.10.2026 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan “Tasfiyesine Karar Verilen Bazı Yatırım Fonları Hakkındaki Kanun Teklifi”nde[1] öngörülen bazı hususların üzerinde durulmasında da yarar bulunmaktadır. Buna göre Sermaye Piyasası Kurulu tarafından daha önceden alınmış olan kararların yasal bir dayanağa kavuşturulduğu, ara ödemelerde yatırımcı başına azami 1 Milyon TL ödeneceği, nihai tasfiye hesabında ise TÜFE ve Y-ÜFE ortalaması dikkate alınarak güncelleme yapılacağı ve fakat ara ödemelerde bir endeksleme gerçekleştirilmeyeceği; tasfiye sonucunda dağıtılabilir nakdin yeterli olmaması durumunda mevcut tutarın fon pay sahipleri arasında orantısal olarak dağıtılacağı görülmektedir. Ayrıca anılan teklifte, fon kurucu ve/veya yöneticisi olan portföy yönetim şirketinin, oluşan zarar, kayıp veya eksik tasfiye bakiyesinden mali açıdan öncelikli sorumlu tutulacağı, görevlerinden ayrılan yöneticilerin ise görev süresi boyunca işlem ve kararlardan doğan mali sorumluluklarının devam ettiği ifade edilmektedir. Görüldüğü üzere, söz konusu kanun teklifi, 1 Milyon TL’nin üzerinde pay sahibi fon yatırımcılarının mülkiyet hakkını güvence altına almadığı gibi, idarenin mali sorumluluğunu da ortadan kaldırmamaktadır.
Bu kısa yazıda ilgili tasfiye işlemleri sonrasında yatırım yapmış kişiler açısından zararlarının giderilmesinin nasıl ileri sürülebileceği Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarıyla öğretideki idare hukukuna ilişkin temel esaslar doğrultusunda ele alınacaktır.
II. Anayasal Çerçeve
Hukuki incelemenin yalnızca 17 Eylül 2026 tarihindeki tasfiye kararına veya tasfiye sonucunda ortaya çıkacak rakamlara bakılarak yapılması doğru değildir. Asıl mesele, fonların tasfiye edilmesine gelinceye kadar geçen süreçte sermaye piyasası denetiminin nasıl yürütüldüğüdür. Bu denetim yükümlülüğünün ise anayasal bir dayanağı bulunmaktadır.
Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. Bu noktada idarenin sorumluluğu bakımından belirleyici olan, kamu hizmetinin gereği gibi yürütülüp yürütülmediğidir. Yine Anayasa’nın 167. maddesi “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler” demek suretiyle sermaye piyasasındaki muhtemel risklere karşı devletin tedbir alması yönündeki yükümlülüğünün bir başka anayasal dayanağını oluşturmaktadır.[2]
Sermaye piyasalarında düzenleme ve denetim yetkisine sahip kamu makamlarının, kanunun kendilerine verdiği görevleri zamanında, etkili ve özenli biçimde yerine getirip getirmedikleri ise somut olay üzerinden değerlendirilmelidir.
III. Hizmet Kusuru ve İlliyet Bağı
Denetim yetkisinin bulunması, idareyi özel hukuk kişilerinin bütün işlemlerinden sorumlu bir garanti makamına dönüştürmez. Her yatırım zararının kamu tarafından karşılanması söz konusu değildir. Bununla birlikte, denetim ve gözetim görevinin hiç yapılmaması, geç yapılması veya kamu hizmetinin gereklerine uygun biçimde yürütülmemesi, somut olayın özelliklerine göre idarenin sorumluluğunu[3] doğurabilir. Bu noktada idarenin sorumluluğu genel olarak kusursuz sorumluluk ya da kusur sorumluluğu olarak karşımıza çıkmakta; tehlikeli faaliyetler, mesleki risk, sosyal risk gibi durumlarda idarenin kusuru olmasa dahi mali sorumluğu “kusursuz sorumluluk” kapsamında gündeme gelmekte, idarenin kusur sorumluluğu ise temel gereklilik, somut olayda idarenin hizmet kusurunun bulunmasıdır.[4] Hizmet kusuru yargı kararlarında da ifade edildiği üzere “idarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak” tanımlanmakta ve “hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde” gerçekleşerek idarenin tazmin yükümlülüğünü doğurmaktadır.[5]
Somut olayda ise idarenin içinde yer alan Sermaye Piyasası Kurulu açısından hizmet kusurunun söz konusu olduğu söylenebilse de burada hizmet kusurunun varlığı açısından iki temel unsur ortaya çıkmaktadır: Riskin öngörülebilir olup olmadığı ve ortaya çıkan zararın idarenin zamanında ve etkili müdahalesiyle önlenmesinin veya azaltılmasının mümkün bulunup bulunmadığı.
Fonların yapısı, yatırımcıların karşı karşıya kaldığı riskler, piyasadaki gelişmeler, idarenin sahip olduğu bilgi ve denetim araçları ile alınabilecek önlemler birlikte değerlendirilmelidir. Denetim görevinin yalnızca kâğıt üzerinde mevcut olması yeterli değildir. Önemli olan, bu yetkinin kamu hizmetinin gereklerine uygun biçimde kullanılıp kullanılmadığıdır.
İdarenin kusurlu davranışı ile yatırımcının uğradığı zarar arasında uygun illiyet bağının da bulunması gerekir.[6] Zamanında gerçekleştirilecek bir denetim veya müdahalenin zararın meydana gelmesini önleyebileceği ya da en azından zararın miktarını azaltabileceği ortaya konulabiliyorsa, idarenin sorumluluğu bakımından önemli bir hukuki zemin oluşur. Buna karşılık zararın idarenin müdahalesi bulunsaydı dahi kaçınılmaz olarak gerçekleşeceği sonucuna varılırsa, illiyet bağı bakımından farklı bir değerlendirme yapılması gerekir.
IV. Yatırımcıların Dava Hakkı
Meselenin bir başka önemli yönü de dava süresidir. 2577 Sayılı İdari Yargılama Usul Kanunun 13. maddesi uyarınca idari eylemlerden doğan zararlar bakımından öncelikle ilgili idareye başvurulması gerekir. Bu başvurunun süresi, kanunda idari eylemin öğrenilmesine bağlanmıştır.
Bu nedenle 17 Eylül 2026 tarihinin her yatırımcı bakımından bir yıllık sürenin kesin başlangıç tarihi olduğu peşinen söylenemez. Özellikle 1 Milyon Türk Lirasından fazla olan yatırımlar noktasında gerçek zararın ve zararın kaynağının tasfiye süreci içinde belirginleştiği durumlarda, öğrenme tarihinin somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gerekir.
İdareye yapılacak başvurunun reddedilmesi veya kanuni süresi içinde cevap verilmemesi üzerine, altmış gün içinde tam yargı davası açılması mümkündür. İdareye başvuru yapılmadan doğrudan dava açılması ise idari merci tecavüzüne neden olarak usul bakımından sorun yaratabilecektir.
V. Rücu Mekanizması
İdarenin yatırımcıya tazminat ödemesi halinde, kamu görevlilerinin kusurlarının bulunup bulunmadığı ayrıca ele alınmalıdır. Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat bakımından idareye rücu imkânını düzenlemektedir.[7] Aynı şekilde Anayasa’nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası da “Kişinin, Resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.” demek suretiyle kamu görevlilerinin işlemlerinden ötürü, devletin mali sorumluluğunun doğması durumunda idarenin ilgili kamu görevlisine rücu etmesini öngörmektedir.[8]
Burada dikkat edilmesi gereken husus, yatırımcıların doğrudan doğruya kamu görevlileri aleyhine idari yargıda tazminat davası açmasının mümkün olmadığıdır. Diğer bir ifadeyle kamu görevlisinin ilgili zararı tazmin etmesi ancak idarenin şartları oluştuğunda kusuru olan kamu görevlisine karşı rücu yetkisini kullandığında ortaya çıkabilecektir.
Elbette, bu kadar yüksek miktarda bir meblağın kamu görevlerinden doğrudan doğruya tahsil edilmesi uygulamada mümkün olmamakla birlikte, rücu mekanizmasının etkili bir şekilde işletilmesi ilerleyen süreçlerde kamu görevlerinin daha dikkatli ve özenli davranmasını sağlayabilir.
VI. Sonuç
Fon krizine ilişkin hukuki süreçlerin ana noktası, kuşkusuz sadece tasfiye sonunda yatırımcının eline geçecek parayla sınırlı değildir. Yatırımcı açısından mesele, uğradığı zararın ne kadarının nasıl karşılanacağıdır.[9] İdare hukuku açısından ise bundan önce cevaplanması gereken soru şudur: Sermaye piyasalarının güvenilir ve düzenli işlemesini sağlamakla görevli kamu makamları, kendilerine verilen denetim ve gözetim görevini gereği gibi yerine getirmiş midir? Bu sorunun cevabı, yalnızca yatırımcıların kaybının nasıl karşılanacağını değil, kamu gücünün ekonomik hayat üzerindeki sorumluluğunun sınırlarını da belirleyecektir.
Tüm bu gerekçelerle idare hukuku açısından cevaplanması gereken asıl soru şudur: Sermaye piyasalarının güvenilir ve düzenli işlemesini sağlamakla görevli kamu makamları, kendilerine verilen denetim ve gözetim görevini gereği gibi yerine getirmiş midir? Bu sorunun cevabı, yalnızca yatırımcıların kaybının nasıl karşılanacağını değil, kamu gücünün ekonomik hayat üzerindeki sorumluluğunun sınırlarını da belirleyecektir.
Dipnotlar
İlgili kanun teklifine ulaşmak için bkz. https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y5/T2/WebOnergeMetni/e6e04773-6fcf-4665-8a8e-bc9ab3300f97.pdf (Erişim tarihi:09.10.2026) ↩︎
Nitekim anayasa hukukçusu Tolga Şirin de bu konuda spesifik bir anayasa hükmünün bulunmasının idarenin o alandaki özen yükümlülüğünü ağırlaştırdığını ve bunun da idarenin hizmet kusurunun belirlemesi açısından önemli olduğunu belirtmektedir. Bkz. https://tinyurl.com/yj44yytu (Erişim tarihi 8.10.2026). ↩︎
İdarenin sorumluluğuna ilişkin temel tanınlar için bkz. Kemal Gözler/Gürsel Kaplan, İdare Hukukuna Giriş, Ekin Yayınevi, 16. Baskı, s.306 vd. ↩︎
AYM, Özer Aslankılıç ve Diğerleri Başvurusu, B. No: 2021/40471, Knr.17. ↩︎
İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 8. Dairesinin E:2018/1268 K:2019/354 Sayılı Kararındaki bu tanım için bkz. Serkan Çınarlı/Fidan Ermumcu/Orhan Meral/Kerim Azak/Deniz Doğan, Tıbbi Uygulamadan Doğan İdari Yargı (Tam Yargı) Davaları, Adalet Yayınevi, Ankara 2026, s,61. ↩︎
Cihan Yaylak/ Ramazan Yıldırım, T.C. Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararlarında İdarenin Hizmet Kusurundan Kaynaklanan Sorumluluğu, Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Temmuz 2013, s.679. ↩︎
Nitekim Danıştay da devlet memurlarının “kasıt, kusur, ihmal veya tedbirsizliği sonucu idarenin zarara uğratıldığı durumda, bu zararın ilgili memur tarafından ödenmesinin temel bir kural olduğunu açıkça belirtmektedir. Bkz. Danıştay 5. Dairesi, E: 2007/7369, K:2008/3234, K.t. 3.6.2008 ↩︎
Buradaki temel erek hem idarenin işlem ya da eylemi sonucunda zarara uğrayan kişinin zararını öncelikle mali açıdan daha güçlü olan devletten karşılanması hem de ilgili kamı görevlisinin sürekli haksız isnatlarla yıpratılmasının önlenmesidir. Ancak ilgili hukuki süreçler sonucunda kamu görevlisinin kişisel kusurunun ispatlanması durumunda devlet, ilgili görevliye rücu ederek bu zararı ondan tahsil edecek ve böylece kamu zararının doğması da engellenecektir. Bu hususta detaylı olarak bkz. Nur Kaman, “Devlet Memurlarının Ödev ve Sorumlulukları, Hakları ve Tabi Oldukları Yasaklar”, in: İdare Hukuku (ed: Turan Yıldırım), On İki Levha Yayıncılık, Güncellenmiş 8. Baskı, İstanbul 2018, s.186. ↩︎
Bu noktada ancak pansuman niteliğinde olabilecek bazı tedbirlere de başvurulmuyor değildir. Örneğin Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 8.10.2026 tarihinde yaptığı açıklamada soruşturma altındaki 17 fonun tasfiye sürecinin tamamlandığını ve 43 bin fon yatırımcısının paralarının bankalara transfer edildiğini açıklamış olsa da diğer katılımcıların nihai zararları noktasında net bir açıklamada bulunulmamıştır. Bkz. Bloomberg HT, “Bakan Şimşek açıkladı: Fon soruşturmasında ilk ödemeler başladı”, https://tinyurl.com/k46ahdaz (Erişim tarihi:08.10.2026) ↩︎



