Lexpera Blog

Gerçek Bir İçtihat: 9. Hukuk Dairesi’nin Belirsiz Alacak ve Sürpriz Karar Yasağıyla İlgili Emsal Kararı

Giriş

Bölge adliye mahkemelerinin kurulması ve istinaf sisteminin kabulüyle, kanun yolu sistemimiz değişmiş ve iki dereceli yargılamadan üç dereceli (ilk derece-istinaf-temyiz) yargılamaya geçilmiştir. Bunun bir sonucu olarak bazı kararların istinafta kesinleşmesi, ayrıca istinafın hem maddî vakıa hem hukukî denetim yapması sebebiyle, Yargıtay’ın bir yandan iş yükü eskisine göre azalırken diğer yandan da Yargıtay asıl görevi olan içtihat makamı olma ve içtihatlarıyla hukukun yeknesak uygulanmasını sağlama görevine yavaş yavaş dönmeye başlamıştır. Yargıtay’ın iş yükünün hafiflemesinin gereği ve aslî fonksiyonuna dönme çabasının bir sonucu olarak Yargıtay’daki daire sayıları azaltılmaya başlamıştır. Bu çerçevede yakın zamanda da yeni adlî yılla birlikte Yargıtay’da önemli sayıda Daire kapatılmış ve birleştirilmiştir.

Bu olumlu gelişmenin ortaya çıkardığı geçiş sürecinde, bazı sorunlar da doğabilmektedir. Örneğin, o güne kadar farklı dairelerin baktığı benzer işler aynı dairede birleşmiştir Ancak birleşmeden sonra ayrı dairelerin farklı içtihatlarına ilişkin bundan sonra nasıl bir yaklaşım sergileneceği sorunu gündeme gelmiştir. Zira, daireler birleşmeden önce bağlı olunan Yargıtay dairesinin görüşüne ve içtihadına güvenerek dava açmış veya savunma yapmış olanlar, bundan sonra farklı ve öngörülemeyen bir karara muhatap olma riskiyle karşı karşıyadırlar. Keza aynı şey, bu içtihatları esas alarak karar vermiş mahkemelerin kararlarının bozulması ihtimalini de ortaya çıkarmaktadır. Oysa bu durum, ne tarafların ne de alt derecedeki yargı organlarının yanlış değerlendirmesi ve kusurunun bir sonucudur. Tamamen yargı işleyişinin ve yargı organizasyonunun doğurduğu bir sorundur.

Ortaya çıkan bu sorunu Yargıtay 9. Hukuk Dairesi verdiği bir kararla hakkaniyete, hukuk devletine, hukukî güvenlik ve belirlilik ilkelerine, adil yargılanma ve hukukî dinlenilme hakkına uygun bir şekilde çözmüştür. Daha önce Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ve 22. Hukuk Dairesi şeklinde iki ayrı daire olarak iş uyuşmazlıklarına bakılmaktayken, bu iki daire 9. Hukuk Dairesi çatısı altında tek bir daire olarak birleşmiştir ve iş uyuşmazlıkları bundan sonra tek daire tarafından çözülecektir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi verdiği emsal ve kanaatimizce çok ama çok önemli bir kararla öncelikle sürpriz karar yasağını dikkate alarak mevcut davalarla bundan sonra açılacak davalar arasında bir ayrım yapmış, ayrıca belirsiz alacak davası bakımından da bundan sonra ortaya konulacak yaklaşımının temel noktalarını belirtmiştir. Kararın en önemli kısmı, sürpriz karar yasağı ile ilgili ortaya konulan görüş ve yaklaşımdır. Çünkü, bu kararla ilk defa Yargıtay bir içtihat değişikliğini bu şekilde önceden duyurmakta, buna bağlı olarak da belirsiz alacak konusunda daha önce açılmış davalarda verilmiş kararların önceki içtihatlara uygun şekilde çözüleceğini belirtmektedir.

Bu çalışmamızda Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin gerçekten örnek bir içtihat, emsal niteliğinde ve çığır açacak yol gösterecek bu kararını ele alarak hem sürpriz karar yasağı hem de belirsiz alacak davası bakımından ortaya çıkardığı durumu inceleyeceğiz.

A. İstinaf Sonrası Yargıtay Dairelerinin Birleşmesi Sürecinin Ortaya Çıkardığı Hukukî Durum ve Sorun

Bilindiği üzere istinaf sisteminin kabulü ve bölge adliye mahkemelerinin göreve başlamasıyla birlikte Yargıtay’ın iş yükünde azalma olmuş, bunun sonucu olarak da dairelerin sayısı da azaltılmaya başlanmıştır. Özellikle Yargıtay’ın aynı tür uyuşmazlıklarla görevli daireleri belirli bir zaman diliminde birleştirilmiş, deyim yerindeyse Yargıtay yıllar önceki özüne dönme sürecine girmiştir. Bu kapsamda örneğin, ticarî uyuşmazlıklarla ilgili olarak diğer daireler kapanınca Yargıtay’ın klasik ticaret dairesi olan 11. Hukuk Dairesi bu konuda genel anlamda tek görevli dairesi olmuş; yine iş uyuşmazlıklarıyla ilgili diğer daireler kapanarak Yargıtay’ın klasik iş dairesi olan 9. Hukuk Dairesi bu konuda genel anlamda tek görevli daire haline gelmiştir.

Aynı konuda görevli olan dairelerin kapanması ve belirli bir daire çatısı altında birleştirilmesi çok önemli ve doğru bir yaklaşımdır. Öncelikle bir içtihat makamı ve Ülkede hukukun yeknesak uygulanması bakımından adlî yargıdaki en üst merci olan Yargıtay’ın aynı konuda farklı dairelerinin görevli olması, aynı konuda farklı, hatta çelişkili içtihatların çıkmasına sebep olmaktaydı, halen de olmaktadır. Aslında bu tür durumlarda iş yükü arttığında yapılması gereken en doğru şey, daire sayısını artırmak değil, dairedeki üye ve heyet sayısını artırmaktır. Gerektiğinde birkaç heyet olmalı, ancak daire şeklinde farklı oluşuma gidilmemelidir. Zira, aynı daire içinde bir mutabakatın sağlanması, içtihat birliği her zaman daha kolaydır, hatta zorunludur. Ancak farklı dairelerin farklı şekilde kararlar vermesi biraz da işin doğasından kaynaklanmaktadır. Bu ise, hem içtihat birliği ve hukukî güvenliği zedelemekte hem de sık sık içtihadı birleştirme yoluna gidilmesi ve Yargıtay’a yeni iş yükü oluşturması sonucunu doğurmaktadır. Umulur ki, bundan sonra aynı konuda ihtiyaç olduğunda farklı daireler kurmak yerine, aynı daire içinde üye ve heyet sayısının artırılması yoluna gidilir[1].

Bu yaklaşım çerçevesinde, yakın zamanda Yargıtay’ın iş uyuşmazlıklarıyla görevli olan 22. Hukuk Dairesi kapanarak iş daireleri 9. Hukuk Dairesi çatısı altında birleştirilmiştir[2]. Ancak, bu doğru ve olumlu işleyişin bazı yan etkileri ortaya çıkmaya başlamıştır ve bu da doğaldır. Bu noktada çözülmesi gereken en önemli sorun, aynı çatı altında birleşen dairelerin, daha önce aynı konularda ve hukukî uyuşmazlıklarda vermiş oldukları farklı içtihatlar ve görüş aykırılıklarının akıbetinin ne olacağı meselesidir.

İki daire arasında aynı konuda verilen farklı kararlar kapsamında, somut olayımızda örneğin, iki dairenin birleşmesinden önce 9. Hukuk Dairesi’nin ya da 22. Hukuk Dairesi’nin bir konuda verdiği kararlara güvenerek dava açanların durumu ne olacaktır? Çünkü, daha önce bulunduğu yerin bağlı olduğu Hukuk Dairesi’nin görüşüne güvenerek dava açan ya da savunma yapan kişiler, bu iki daire birleştikten sonra birinin ya da ötekinin görüşü esas alınır yahut tamamen farklı bir içtihat ortaya çıkarsa, o zaman belki de başlangıçta haklı olduklarını düşündükleri halde haksız çıkacaklar ve davalar aleyhlerine sonuçlanacak, bunların sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır. Bu noktada tarafların bir kusuru olmayıp Devletin yargı organizasyonunun işleyişinden ya da daha açık ifade ile kötü işleyişinden kaynaklanan hak kayıpları doğacaktır. Keza, aslında yine birleşmeden önce belirli bir konuda bağlı olduğu ilgili Yargıtay dairesinin görüşü çerçevesinde karar veren mahkemenin kararı, onun bir hatası ve eksikliği olmadığı halde bozulacaktır. Bunun hak ihlâli doğurması ve bireysel başvuru yolunu açması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, bu konu doğrudan hukuk devleti, hak arama özgürlüğü, hukukî güvenlik ilkesi, adil yargılanma hakkı, hukukî dinlenilme hakkı ve sürpriz karar yasağı ile ilgilidir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, dairelerin birleşmesinden sonra aşağıda belirtilen kararı vererek bu sorunu hukuk devletine uygun şekilde ve gerçekten üst seviyedeki bir hukuk anlayışıyla çözmüştür. Bu karar, kanaatimizce çok ama çok önemli, emsal ve köşe taşı bir karardır. Kararın oybirliği ile alınması ise ayrıca değerli ve önemli olup kararı veren Dairenin yüksek hukuk anlayışının bir yansımasıdır. Verilen karar, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları, Anayasa Mahkemesi’nin hukuk devleti bağlamında verdiği kararlar kadar emsal ve yol göstericidir. Konuyla ilgili yıllarca çalışmış, özellikle sürpriz karar yasağı konusunda ilk çalışmalardan birini yapmış bir öğretim üyesi olarak Türk Yargıtayı tarafından böyle bir karar verilmesi, hukuk adına, Ülkemiz adına, gelecek adına umutlandırmıştır ve gerçekten “Ankara’da hâkimler var” dedirtecek nitelikte evrensel hukuk ilkelerine uygun bir karardır. Yıllardır bu alanda çalışan bir kişi olarak bu kadar üst seviyede bir hukuk ve içtihat anlayışına çok az rastlamış bulunuyoruz. Çünkü, dairelerin birleşmesi sonucu iki daireden gelen üyeler kendi kişisel tercihlerini ve görüşlerini bir kenara bırakmış, hukuk ve hak arayanlar adına bu geçiş sürecini en doğru şekilde geçirecek bir yol izlemişler, gerçek bir içtihat ortaya koymuşlardır. Başlıkta da belirttiğimiz üzere bu gerçek bir içtihattır ve çığır açan bir karardır.

B. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin Örnek Kararı

1. Kararın İncelendiği Konu ve İçeriği

Bilindiği üzere, 1086 sayılı HUMK yerine 6100 sayılı HMK’nın kabulünden sonra, getirilen yeni hükümlerden, kurumlardan ve dava türlerinden biri “belirsiz alacak davası”dır (HMK m. 107). Belirsiz alacak davasının kabulü için aslında bir kanunî düzenlemeye de ihtiyaç yoktur. Zira, örneğin Alman Hukukunda bu dava türü, yaklaşık yüzyıldan beri içtihatlarla gelişmiş ve yerleşmiştir. Hukukumuzda bu eksiklik HMK m. 107’nin kabulüyle giderilmişse de, maalesef bu düzenleme özellikle başlangıçta uygulamada gereği gibi anlaşılamamış, aslında gerçekte istisnaî bir dava türü olan bu dava, bazı konularda, özellikle iş uyuşmazlıklarında kolay dava açmanın bir çıkış yolu olarak görülmüştür. Objektif olarak matematiksel bir işlemle hesaplanacak iş hukuku kaynaklı alacaklar için dahi bu dava türüne başvurulmaya başlanmış, hatta daha önce ihtar çekilip küsuratıyla talep edilen miktarlar dahi, belirsiz alacak davasının konusu yapılabilmiştir. Keza (başından beri karşı olduğumuz) zorunlu arabuluculuk görüşmesinde açıkça hesap edilip arabuluculuk görüşmesine konu edilirken belirsiz alacak olarak görülmeyen alacak kalemleri, dava açılırken belirsiz alacağa dönüştürülmüştür. Bunun çok farklı hukukî, fiilî ve yargı sosyolojisi kaynaklı sebepleri vardır. Konumuz bu olmadığından üzerinde durmuyoruz[3].

Yargıtay’ın iki iş dairesi 9. Hukuk Dairesi çatısı altında birleşmeden önce, en önemli içtihat aykırılıklarından biri belirsiz alacak davasından kaynaklanmaktaydı. Konuyla ilgili olarak ayrıntıya girmeden özetlenecek olursa, birleşmeden önce 9. Hukuk Dairesi, işçilik alacaklarını adeta potansiyel belirsiz alacak davası olarak görmekte, sübjektif bakımdan değerlendirilebilecek, ispat sorunu kaynaklı durumlarda da belirsiz alacak davası açılmasına imkân tanıyan kararlar vermekteydi. Keza, belirli olan alacak taleplerinde, belirsiz alacak davası açılması halinde de, bu konuda tamamlanabilir dava şartı görüşünden hareket ederek davacıya süre verilmesi gerektiğini belirterek adeta dava türünün değiştirilmesi sonucunu doğuracak bir yol izlemekteydi. Birleşmeden önce Yargıtay 22. Hukuk Dairesi ise, kategorik olarak belirli bir alacak grubunun belirsiz alacak davası kabul edilemeyeceği, somut olaya göre değerlendirme yapılması gerektiğini, objektif olarak hesap edilebilecek durumlarda belirsiz alacak davası ve talebinin kabul edilmeyeceği, hukukî yarar yokluğundan dava şartı sebebiyle davanın reddi gerektiği ve bu dava şartının da tamamlanabilir dava şartı olmadığı şeklinde özetlenebilecek bir görüşü savunmakta, kararlar vermekteydi[4].

Bu görüş aykırılıkları kapsamında konu Yargıtay İçtihadı Birleştirme konusu olmuş, ancak Yargıtay özetle konunun içtihadı birleştirmenin konusu olamayacağını, kategorik olarak belirli dava türleri için baştan belirsiz alacak tespiti yapmanın doğru olmayacağı ve her somut olaya göre karar verilmesi gerektiğini belirterek içtihadı birleştirme kararı vermemiştir[5].

Bu içtihat farklılıkları ortada dururken, 9. ve 22. Hukuk Daireleri, 9. Hukuk Dairesi çatısı altında birleşmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere, belirsiz alacak davasıyla ilgili olarak iki dairenin farklı kararları karşısında özellikle mevcut açılmış davaların durumunun ne olacağı bir hukukî sorun olarak ortada durmaktadır. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, birleşmeden sonra yeni yapısı ile ve çok yeni verdiği bir kararla hem bu sorunun cevabını hem de bundan sonra belirsiz alacak davasıyla ilgili temel bakış açısını şöyle ortaya koymuştur. Önemi sebebiyle kararın tamamını burada veriyoruz[6].

“01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

6100 sayılı Kanunun 107. maddesinin 1. fıkrasına göre, “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”.

6100 sayılı Kanunun 107. maddenin 2. fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

Davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir. Alacağın miktarının belirlenebilmesinin hâkimin takdirine bağlı olduğu durumlarda hukuki imkânsızlık söz konusu olur. Bu durumda davacı alacaklı, hâkimin takdir yetkisini nasıl kullanacağını bilemeyeceği için davanın açıldığı tarihte alacağının miktarını belirleyebilecek durumda değildir.

Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır.

Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir. İş yargılamasında sıklıkla davaların yığılması söz konusu olmakla alacağın belirsiz olma kriterleri her bir talep için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Diğer yandan, aynı dava dilekçesinde talep yığılması şeklinde bazı alacaklar için belirsiz alacak davası bazıları için kısmi dava açılmasına yasal bir engel bulunmamaktadır.

Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti ve ücret alacakları işçi tarafından bilinmekle kural olarak belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak hesabın unsurları olan sosyal hakların (ayni olarak sağlanan yemek yardımı gibi) miktarının belirlenmesi işveren tarafından sunulacak belgelere veya yargılama ile belirlenecek ise kıdem ve ihbar tazminatı belirsiz alacak davasına konu edilebilir.

Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkânlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir. Şu halde davanın açıldığı tarihte alacağın miktarı yahut değeri belirlenebilir durumda ise, dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmelidir. Burada hukuki yarar eksikliğinin tamamlanabilir dava şartı olmadığı sonucuna varılmıştır. 7251 sayılı Kanun ile 107. maddede yapılan değişiklikler şartları olmadığı halde açılan belirsiz alacak davasında davacıya süre verilerek hukuki yarar eksikliğini tamamlama imkânı tanımamaktadır. Dairemizce sözü edilen düzenleme, şartları mevcut olan belirsiz alacak davasında yapılan yargılama ile alacağın belirli hale gelmesi durumunda hâkimin geçici talep sonucunu kesin talep sonucuna dönüştürmesi için alacaklıya süre vermesi gerektiği yönünde değerlendirilmiştir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından daha önce verilen kararlarda hukuki yarar yokluğu sebebiyle dava şartı yokluğuna bağlı davanın reddi kararları verilmediğinden aynı Dairenin görev alanındaki bölgelerden gelen dosyalarda birleşme öncesi uygulamalarına güven duyularak açılan davalarda aynı Dairenin önceki uygulamalarına devam edilecektir.

Hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri ve sürpriz karar verme yasağı gereği birleşme tarihinden önce yukarıda belirtilen esasları dikkate alan ilk kararın Yargıtay Kararları Dergisi veya başkaca yolla yayını tarihinden sonra açılan davalarda belirtilen ilkeler uygulanacaktır. Başka bir anlatımla açıklanan kararın yayınından önce açılan davalarda her iki Daire görev alanına giren bölgelerde verilen kararlar bakımından Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin önceki uygulamalarına devam edilecektir.

Somut uyuşmazlıkta, davacı tarafça kıdem tazminatı, fazla çalışma, fazla çalışma alacağının %5 fazlası, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacakları talep edilerek belirsiz alacak davası açılmıştır. Davanın açıldığı tarihte kıdem tazminatı miktarı belirlenebilir olduğundan belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak yukarıda açıklandığı üzere Yargıtay 9.Hukuk Dairesi tarafından daha önce verilen kararlarda hukuki yarar yokluğu sebebiyle dava şartı yokluğuna bağlı davanın reddi kararları verilmediğinden Dairenin görüşüne güvenilerek belirsiz alacak şeklinde açılan bu davada belirtilen husus bozma nedeni yapılmamıştır.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalılar vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenlere yükletilmesine, 14/09/2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.”

2. Kararın Vurguladığı Hususlar ve Sonuçları

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin yukarıda verilen kararından çıkan sonuçları iki bakımdan ele almakta yarar vardır. Bunlardan birincisi, halen açılmış, derdest olan davalarla ilgili sonuçlar ki, buna geçiş dönemine ilişkin çözüm demek mümkündür. İkincisi ise, Daire’nin bundan sonra belirsiz alacak davası için esas alacağı içtihat ve uygulamadaki temel ölçütlerdir. Ayrıca kararın/içtihadın hem adil yargılanma ve sürpriz karar yasağı ile ilgili önemli ve çığır açan yönü hem de belirsiz alacak davası bakımından ortaya koyduğu değerlendirme yönü bulunmaktadır.

a. Geçiş Dönemi İçin Ortaya Konulan Yaklaşım

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin yukarıda verilen kararında mevcut dosyalar bakımından geçiş dönemi olarak ifade edilebilecek aşamada yaptığı değerlendirme ve ortaya koyduğu görüş şu şekilde özetlenebilir:

  • Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin belirsiz alacak davası konusunda yeni yaklaşımı ve içtihadına ilişkin ilk karar (yani verilen bu karar), resmî yollarla (Yargıtay Kararlar Dergisi veya başka yollarla) yayınlanarak alenîleştirilecek ve herkesin bilgisine sunulacaktır.

  • Bu şekilde Daire’nin ortaya koyacağı görüş resmî yollarla duyurulup yayınlanıncaya kadar, 9. Hukuk Dairesi ile 22. Hukuk Dairesi’nin görev alanına giren bölgelerde verilen kararlar bakımından her iki dairenin önceki içtihadına devam edilerek inceleme ve değerlendirme yapılacaktır. Bu tarihten sonra açılan davalarda ise, Dairenin yeni ve ortak görüşüne göre değerlendirme yapılarak karar verilecektir.

  • Bu şekilde geçiş döneminde her iki dairenin eski içtihatlarına devam etmenin gerekçesi, hukukî belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri, sürpriz karar verme yasağıdır. Zira, bu ilkeler gereğince dairelerin önceki uygulama ve kararlarına güven duyularak açılan davalarda, farklı karar vermek belirtilen ilkeleri zedeleyecektir.

b. Belirsiz Alacak Davası Bakımından Ortaya Konulan Yaklaşım

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi verdiği bu yeni kararda, bundan sonra ortaya koyacağı görüş bakımından, önce belirsiz alacak davası açılması için aranan temel kriterleri (olumlu şartları) belirlemiş, sonra da hangi durumlarda belirsiz alacak davası açılamayacağının ölçüsünü koymuş, daha sonra da belirli alacak davası açılabilecekken belirsiz alacak davası açılırsa bunun sonucunu değerlendirmiştir.

Dairenin bu değerlendirmesinde belirsiz alacak davasının niteliği, bu konudaki düzenleme (HMK m. 107) ve gerekçesi ortaya konulmuş, ayrıca 7251 sayılı Kanunla maddede yapılan değişiklik (ekleme) üzerinde de durulmuştur[7]. 7251 sayılı Kanun değişikliğinden sonra Yargıtay tarafından ilk defa ortaya konulan bu görüş, bundan sonra bu konudaki yargılamalar ve verilecek kararlar bakımından da yol gösterici olması bakımından önemlidir.

Bilindiği üzere birleşmeden önce Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile 22. Hukuk Dairesi, belirsiz alacak davası konusunda birçok yönden ortak düşüncede olup benzer kararları verseler de, özellikle iş hukuku kaynaklı alacak türlerinden hangilerinin belirsiz alacak davası olduğu ve belirsiz alacak için uygulanacak kriterlerin yorumu bakımından zaman zaman farklı kararları söz konusuydu. Keza belirsiz alacak davasının şartları mevcut değilken böyle bir dava açılmışsa, bu konuda özellikle dava şartı olan hukukî yararın burada nasıl anlaşılacağı, sonradan tamamlanabilir olup olmadığı konusunda da farklı bir yaklaşım mevcuttu. Bunun ise, uygulamada ister istemez somut bazı sonuçları ortaya çıkmakta, keza bu kararlardan hareketle tartışmalar yapılmaktaydı. Yukarıda zikredilen konuyla ilgili İçtihadı Birleştirme Kararında bununla ilgili dairelerin görüşleri özetlenmiş ve görüş farklılıklarına yer verilmiştir.

Her iki Dairenin 9. Hukuk Dairesi altında birleşmesinin en önemli sonuçlarından birinin, bundan sonra geniş bir uygulama alanı olan iş hukukunda ortaya çıkacak bu tür içtihat farklılıklarının en aza inmesi ve yeknesak bir uygulamanın oluşmasına katkı sağlanmasıdır. Nitekim belirsiz alacak davası hakkında verilen bu yeni kararla da Daire yeni bir yaklaşım benimsediğini ortaya koymuştur. Alınan kararın daha önce her iki dairede görev yapan üyelerce oy birliği ile alınmış olması da, ayrıca önemlidir. Bu görüşün önemli ölçüde mutabakat ve içtihat birliği içinde alındığını göstermektedir.

Belirsiz alacak davası konusunda Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin görüşünün temel noktalarına ise aşağıda ayrı bir başlıkta yer vereceğiz.

C. Kararın Hukukî Güvenlik ve Sürpriz Karar Verme Yasağı Bakımından Önemi

1. Verilen Kararın Dayanağı, Emsal Niteliği ve Önemi

Sürpriz karar yasağı farklı anlamlarda da kullanılabilmekle birlikte, yargılamanın adil ve hakkaniyete uygun yürütülmesi durumunda, tarafların öngöremedikleri, tamamen sürpriz bir kararla karşılaşmamaları anlaşılmaktadır. Yargılamaya esas olan hukukî durum ve dayanakları dikkate alındığında, yargılamanın seyrine, mevcut hukukî gerekçelere ve mevzuata, yerleşik görüş ve içtihatlara aykırı, hayrete düşürecek, umulmadık şekilde ortaya çıkan karar sürpriz bir karardır. Sürpriz kararda, konuyla ilgili olarak mevcut hukukî düzenlemeler, yerleşik içtihatlar, yargılamanın o ana kadarki seyri dikkate alındığında, hukuken beklenmeyen, umulmayan, o şekilde ortaya çıkması haklı bulunmayan, tarafların ve üçüncü kişilerin öngöremedikleri bir karar söz konusudur. Burada önemli olan taraflarda sübjektif bir hayal kırıklığı veya davaya çok hazırlanmalarına rağmen aleyhlerine sonuçlanması değildir. Zira, tarafların bir davada her zaman aleyhlerine karar verilmesi ihtimali vardır. Keza bir davada taraf mevcut duruma göre ne kadar çok hazırlık yaparsa yapsın, şayet hukukî gerekçeler, mevzuat, konuyla ilgili görüş ve içtihatlar buna izin vermiyorsa, verilen karar sürpriz ve öngörülemez değildir. Önemli olan hem usûl hem de maddî hukuk bakımından bunun yargılamanın normal seyrinde gelişmesi, mahkemenin bu konuda haklı ve ikna edici gerekçesinin olmasıdır. Örneğin, yargılama sonunda mahkeme, gerçekten çok hukukî ve kanunda yeri olan bir hükme dayanarak karar verirse ya da yine tarafların gözden kaçırdıkları yerleşik bir içtihadı esas alırsa veya o güne kadar kimsenin üzerinde durmadığı doğru bir hukukî gerekçe oluşturursa, belki taraflar bu kararı beklemeyebilir; ama hukuken sürpriz sayılacak bir durum yoktur. Çünkü, bu da hukukun akışı içinde gerçekleşecek hususlardır, ayrıca bir şeyin tarafın bilgisinde olmaması ile gerçekten öyle olmaması ve öngörülememesi farklı şeylerdir.

Sürpriz karar, adil yargılanma hakkına ve özellikle hukukî dinlenilme hakkına aykırıdır. Çünkü, tarafların adil, öngörülebilir, hakkaniyete uygun şekilde yargılanma haklarıyla, önceden bilinen ve hazırlık yapabilecekleri, mahkemenin bilgisine sunabilecekleri iddia ve savunma hakları ellerinden alınmakta, kendilerine bu imkân tanınmadan hukukî dinlenilme hakkının unsurları olan bilgilenme ve açıklama imkânlarını kullanmaya fırsat verilmeden, hiç düşünülemeyecek ve öngörülemeyecek şekilde, mevcut hukuk anlayışı, yerleşik içtihat ve uygulamanın dışında oluşturulan bir gerekçe ve kararla aniden karşılaşma durumu söz konusu olmaktadır. Bunun hukuk devleti, hukukî güvenlik, daha somut olarak da adil yargılanma ve hukukî dinlenilme hakkına uygun olmayacağı açıktır. Bu sebeple, “sürpriz karar yasağı” şeklinde ifade edilen bir yasak kabul edilmektedir. Şüphesiz ki, hayat ilişkilerine bağlı olan hukuk dinamiktir ve bu dinamizme uygun olarak yargı organları farklı içtihatlar verebilir, yerleşik içtihatlardan dönülebilir. Ancak bunun da yine sürpriz etki doğurmayacak, tarafları öngöremedikleri bir durumla karşı karşıya bırakmayacak şekilde yapılması gerekir[8].

Sürpriz karar yasağına ilişkin farklı durumlar söz konusu olabilir. Bunların içinde konumuzla bağlantı olan durum, mevcut, yerleşik ve istikrar kazanmış içtihatlara aykırı şekilde ve taraflara herhangi bir açıklama ve hazırlık imkânı tanınmadan, bu içtihatlardan dönülerek aniden yepyeni bir karar verilmesidir. Zira, bir kişi normal işleyen hukuk düzeninde mevcut hukuk kuralları, mevcut hukuk anlayışı ve mevcut içtihatları dikkate alarak davasını açar. Yerleşik yargı kararlarına göre dava açıldığında aynı şekilde sonuçlanacağına yönelik duyulan bir güven vardır. Şayet bir kimse yerleşik içtihatlara rağmen, o içtihatlarda belirtilenin aksine gerekçelerle dava açıyorsa, ona göre gerekçelerini oluşturarak adeta o içtihatları değiştirme iddiası ve çabasında olacaktır. Bu çerçevede de aleyhine sonuçlanma riskini bilerek açtığı ve buna rağmen olumlu sonuç elde etmek için çaba göstereceği bir dava vardır. Ancak aleyhine sonuçlanması yine de umulmayan bir durum değildir.

Yerleşik yargı kararlarına güvenerek dava açan kişilerin bu güvenlerinin boşa çıkartılması, hukuk devletine olan güveni azaltacaktır. Çünkü, hak arayanlar, hukuku uygulama mercii olan mahkemelerin ve içtihat mercii olan yüksek yargı organlarının o hukuk kurallarını nasıl anladığı, yorumladığı ve uyguladığına bakarak ve güvenerek hak arayışına girerler. O içtihat ve yerleşik uygulama değişmedikçe de, normal bir yargılama seyri içinde açacakları davanın sonucunu da öngörebilirler. Şayet yargı organları özellikle de içtihat makamı olan temyiz mercileri, yerleşik kararlarından dönecekler veya değiştireceklerse bunun önceden bilinmesi ve gerekçesinin ortaya konulması hukukî belirlilik, hukukî güvenlik, adil yargılanma, hukukî dinlenilme hakkı gibi temel hak ve ilkeler bakımından önemlidir. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gerekse Anayasa Mahkemesinin kararları da bu yöndedir[9].

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin vermiş olduğu bu karar, sürpriz karar yasağı kapsamında örnek ve bundan sonra da benzer durumlar için yol gösterecek, çığır açacak bir karardır. Çünkü, Daire verdiği bu kararla, iki dairenin birleşmesinden önce belirsiz alacak davası hakkında her iki dairenin zaman zaman farklılık gösteren içtihatları yerine, yeni ve yeknesak bir görüş benimsediğini, bundan sonra önüne gelecek uyuşmazlıkları bu çerçevede inceleyeceğini belirtmiş ve bunun temel gerekçeleriyle ilkelerini ortaya koymuştur. Bununla birlikte, Dairenin bundan sonra önüne gelecek uyuşmazlıkların önemli bir kısmı da dairelerin birleşmesinden önce açılmış ve her iki dairenin önceki içtihatlarına güvenilerek yürütülmüş davalardır. Daha açık ifade ile dava açıldığı tarihte, bulunulan yere göre dairelerin farklı ve o tarihteki yaklaşımlarını esas alarak belirsiz alacak dava açanlar, o anki durumu ve içtihatları dikkate almışlardır. Şayet belirsiz alacak davası konusundaki yeni yaklaşım daha önce açılmış, ancak Yargıtay’ın önüne yeni gelmiş bu davalara da uygulanırsa, gerçekten taraflar için sürpriz bir etki söz konusu olacaktır. Bu konuda taraflara izafe edilecek bir kusur, eksiklik veya hukukî yaklaşım sorunu mevcut değildir. Hatta belki davanın tarafları, gerçekte dairenin şu anda ortaya koyduğu görüşü benimsese dahi o tarihteki içtihadı esas alarak davasını yürütmüş ve haklı çıkmayı beklemiş olabilir. Bu haklı beklentinin boşa çıkartılması, tarafların bilgisi olmayan bir konuda önceden bilinmeyen gerekçelerle karar verilmesi, hukukî dinlenilme ve adil yargılanma hakkıyla, hakkaniyete uygun yargılamayla bağdaşmayacak, hukukî belirlilik ve öngörülebilirliğe aykırı olacaktır. Bu sebepledir ki, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, birleşme sonrası belirsiz alacak davası hakkındaki ölçülerini, gerekçesini ve görüşünü önüne gelen bir dosyada açıkça ortaya koymuş; ancak bu görüşünü daha önce açılmış bu ve buna benzer davalara değil, bu görüşün yayınlanması ve alenileşmesinden sonra açılacak davalara uygulanacağını belirtmiştir.

Verilmiş olan bu karar sürpriz karar yasağı bakımından gerçekten üst seviyede bir hukuk ve hukuk devleti anlayışının, gerçek anlamda bir içtihat mercii olma bilincinin yansımasıdır. Daha önce de sayısı dahi bilinmeyecek ölçüde Yargıtay içtihat değişikliklerine gitmiş, yerleşik içtihatlarından dönmüştür; bu da doğaldır. Ancak, bu kadar açık ve önceden gerekçelerini ortaya koyarak ve içtihadını değiştireceğini belirterek, aynı zamanda hangi andan itibaren de bunu uygulayacağını göstererek bir yol izlediğine ilk defa şahit oluyoruz. Aslında olması gereken ve doğru yaklaşım budur. Özellikle de belirli bir alanda en üst seviyede uzmanlığı olduğu kabul edilen temyiz merciinin, o uzmanlığa uygun şekilde, örneğin mevzuat değişikliği, hayat olaylarının ve maddî vakıaların farklılaşması, o güne kadar tartışılmayan hukukî gerekçelere dayanılması gibi sebeplerle eski kararlarından farklı yeni kararlar vermesi mümkündür, hatta bazen zorunludur. Ancak bunu bir emrivaki ve sürpriz şekilde yapmamalı, içtihat makamına yakışan şekilde hak arayanlara yol gösterecek bir süreç içinde ortaya koymalıdır. Umuyoruz ki öncelikle bundan sonra 9. Hukuk Dairesi’nin kendisi ve diğer Yargıtay Daireleri bu anlayışı sürdürür. Çünkü, bu anlayış hukuka, adil yargılanmaya saygının ve yargılama süjelerini yanıltmamanın en güzel ifadesidir. Yargı organlarının kendi iç işleyişindeki anlayış değişikliğinin sonuçlarına öngöremeyecekleri şekilde taraflar ve diğer yargılama süjeleri katlanmamalıdır. Bundan sonra bunun aksine izlenecek yol bu yüksek standardın altına düşmek demektir. Bu sebepledir ki, hukuk adına heyecan uyandıran sürpriz karar yasağına ilişkin bu karar, kanaatimizce içtihat hukuku bakımından önemli bir köşe taşı ve çığır açan bir karardır.

2. İçtihadı Birleştirme Yolunun Tercih Edilmemesinin Değerlendirilmesi ve Bunun Yararı

Yargıtay Kanunu’nun 15. maddesinin 2. fıkrasının (c) bendinde, “Yargıtay dairelerinden biri; yerleşik içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa” bunların içtihatların birleştirilmesi yoluyla karara bağlanacağı belirtilmiştir. Bu hüküm karşısında 9. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihadından dönerken veya daha doğru bir ifade ile bu konuda yeni bir yaklaşım sergilerken Yargıtay Kanunu’nda açıkça belirtilen içtihadı birleştirme yolunu neden kullanmadığı veya bu yolu kullanmamasının doğru olup olmadığı da incelenmelidir. Öncelikle belirtelim ki, burada içtihadı birleştirme yolunun tercih edilmemesi doğru olmuştur.

Esasen içtihadı birleştirme yolu, farklı ve adeta kemikleşmiş, başka türlü giderilmesi zor görüş aykırılıklarını gidermenin bir yolu olarak düşünülmelidir. Çünkü, bu yolun sık sık işletilmesi hem kolay değildir hem de doğru değildir. Bu yolun işletilmesi ciddî bir hazırlık, tartışma ve süreci gerektirdiğinden zaman almaktadır. Bu süre içinde de hak kayıpları doğabilmekte, farklı ve birbirine aykırı içtihatlar sebebiyle yargıya güven azalmakta, aynı zamanda yargının iş yükünün artması sonucu doğabilmektedir. Bu yolun sık sık işletilmesi doğru da olmaz. Zira, bir süre sonra içtihatların daha uyumlu hale gelmesi, konuyla ilgili hayat ilişkilerinin ya da mevzuatın değişmesi mümkün olabilir. Kaldı ki, görüş aykırılığı gibi görünen konuların bir kısmı içtihadı birleştirmeye de uygun olmayabilir, her somut olayda yeniden değerlendirme gereken hususlar olabilir. Oysa bir konuda içtihadı birleştirme kararı verildiğinde, artık bu karar Yargıtay Genel Kurulu ve daireleri ile adliye mahkemelerini bağlayacağından (Yargıtay K. m. 45), içtihat ve çözüm üretme esnekliği de kaybolacaktır. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Yargıtay üzerinde durduğumuz belirsiz alacak davasıyla ilgili olarak tam da bu gerekçelerle içtihadı birleştirme kararı verilmesini doğru bulmamıştır ki, haklıdır. Böyle durumlarda özellikle Yargıtay daireleri arasında ortaya konulacak makul tartışma zemini ve akademik bir yaklaşımla içtihat farklılıklarının daha kolay giderilmesi de mümkün olabilir. Tüm bunlara rağmen görüş farklılığı giderilemiyorsa içtihadı birleştirme yoluna son çare olarak başvurulmalıdır.

Belirttiğimiz gerekçeler karşısında Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin içtihadı birleştirme yolunu tercih etmemesi gerçekten isabetlidir. Çünkü, içtihadı birleştirme sürecinin zaman alması karşısında, dairelerin birleşmesinden sonra bu görüş aykırılığının kısa sürede giderilmemesi, daha doğrusu bu konudaki daire kararının kısa sürede belirli hale gelmemesi, hak arayanları tereddüte sevkedecek, dairenin sağlıklı çalışmasına engel olacak, önceki kararlarla yeni kararlar arasında bir karmaşaya yol açacaktı. Bu şekilde Dairenin sorunu kendi içinde, tutarlı, hukuka uygun ve örnek bir kararla çözmesi daha doğru olmuştur. İçtihadı birleştirme yoluyla aylarca sürecek bir tartışma, hemen çözülmüştür.

Ayrıca bu somut sorunla ilgili olarak da içtihadı birleştirme yoluna başvurmak hem doğru olmayacak hem de mümkün olmayacaktır. Çünkü, bu durum şeklen Yargıtay Kanunu m. 15’de ifade edilen bir dairenin yerleşik kararından dönmesi gibi görünse de aslında, daire aynı gibi görünse de aynı daire değildir. Zira, 9. ve 22. Hukuk Daireleri, 9. Hukuk Dairesi çatısı altında birleşmiş, ismi aynı kalsa da yeni bir yapı meydana gelmiştir. Bu sebeple aslında 9. Hukuk Dairesinin yerleşik içtihadından dönmesi değil, Dairenin yeni oluşumunun yeni bir görüşü ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, belirsiz alacak davasıyla ilgili olarak içtihadı birleştirme yoluna gidilmiş, yukarıda belirtildiği üzere Yargıtay 15.12.2017 tarihli kararıyla bu konunun içtihadı birleştirmeye elverişli olmadığını, somut olayın özelliklerine göre çözülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu karar karşısında da yeniden içtihadı birleştirme yoluna başvurmak anlamsız olacaktır.

Bu sebeplerle 9. Hukuk Dairesi’nin kararı hem içerik olarak emsal niteliğinde önemli yol gösteren bir karardır hem de izlediği yol olarak da çok doğru bir karardır. Daire, ortaya koyduğu yeni görüşün gerekli yollarla resmî şekilde yayınlanmasıyla uygulanacağını belirterek aynı zamanda içtihadı birleştirmenin en önemli avantajlarından biri olan kararın yayınlanması ve duyurulmasına benzer bir yol izlemiştir.

D. Kararın Belirsiz Alacak Davası Bakımından Önemi ve Dairenin Görüşü

Kanaatimizce 9. Hukuk Dairesinin bu kararının asıl önemi ve çarpıcı yönü yukarıda açıklanan sürpriz karar yasağıyla ilgili yönüdür. Çünkü, sürpriz karar çerçevesinde ortaya konulan yaklaşım ilk defa karşılaşılan, yeni, çok olumlu ve bundan sonrası için de yol göstericidir. Dairenin belirsiz alacak davası konusunda ortaya koyduğu görüş ise öteden beri tartışılan, bilinen farklı içtihatlara konu olmuş bir görüştür. Bu kararın belirsiz alacak davası yönünden en önemli tarafı, her iki Dairenin birleşmesi ile yeni ve ortak bir görüşün oluşması ve farklı tartışmaların olduğu bu konuda yeknesak bir uygulamaya geçilecek olmasıdır.

Kararda, belirsiz alacak davasının ne olduğu ve hangi durumlarda belirsiz alacak davası açılabileceği ve bunun temel kriterleri ifade edilerek belirsiz alacak davası açılacak ve açılamayacak durumların çerçevesi çizilmiştir. Belirsiz alacak davasıyla ilgili olarak kararda yer verilen ikinci önemli husus ise, belirli alacak davası açılabilecekken belirsiz alacak davası açılırsa bunun sonucunun ne olacağıdır.

Karardan anlaşıldığı kadarıyla, Daire’nin bundan sonra belirsiz alacak davasının varlığını kabul etmek için arayacağı temel kriterler (olumlu şartlara) ve hangi hallerde belirsiz alacak davası açılmayacağına ilişkin belirlediği çerçeve şöyledir:

  • Davanın belirsiz alacak davası olarak açılabilmesi için davanın açıldığı tarihte uyuşmazlığa konu alacak miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenemiyor olması gerekir. Bu durum, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilememesi veya objektif olarak imkânsız olmasına bağlıdır.

  • Davacı, alacağı belirleyebilmek için elinde olması gereken belgelere sahip olmaz veya bu belgelere dava açarken gerçekten ulaşamazsa; ancak karşı tarafça bilgi ve belge sunulduktan sonra alacak belirlenebilecekse belirsiz alacak davası açılabilir. Keza alacağın miktarının belirlenmesinde hâkimin takdirine bağlı bir durum varsa, bu durumda da davacı hâkimin takdirini nasıl kullanacağını bilemeyeceği için yine belirsiz alacak davası açabilir.

  • Sırf taraflar arasında dava açıldığı sırada alacak miktarı bakımından uyuşmazlığın bulunmuş olması, buna bağlı yargılama sorunları talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır.

  • Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün değildir, bu sebeple kategorik olarak iş hukuku kaynaklı belirli alacaklar baştan belirsiz kabul edilemez; her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.

  • İş yargılamasında çok sık karşılaşılan birden fazla talebin bir arada ileri sürülmesi şeklindeki davaların yığılması durumlarında da, alacağın belirsiz alacak olup olmadığı her bir talep için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bunun yanında, aynı dava dilekçesinde talep yığılması şeklinde ileri sürülen taleplerden bir kısmı belirsiz alacak davası, bir kısmı ise kısmî dava şeklinde açılabilir.

  • Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti ve ücret alacakları işçi tarafından bilinmekle kural olarak belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak hesabın unsurları olan sosyal hakların (aynî olarak sağlanan yemek yardımı gibi) miktarının belirlenmesi işveren tarafından sunulacak belgelere veya yargılama ile belirlenecek ise kıdem ve ihbar tazminatı belirsiz alacak davasına konu edilebilir. Bu somut tespitin uygulama bakımından özellikle önemli olduğu açıktır.

Kararda 9. Hukuk Dairesi belirsiz alacak davası bakımından yukarıdaki kriterleri ortaya koyduktan sonra, belirsiz alacak davası açılmaması gereken bir durumda nasıl karar verileceğine ilişkin görüşünü de ortaya koymuştur. Daha farklı ifade ile Daire, belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılırsa usûlî yönden nasıl bir karar verileceğinin gerekçesini ve sonucunu da belirtmiştir. Buna göre:

  • Kararda HMK m. 107’nin gerekçesine yer verilerek, kanun koyucunun, belirsiz alacağın şartları taşınmadığı halde bu şekilde açılan davalarda hukukî yararın olmadığını kabul ettiğini, bu sebeple alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkânlardan yararlanılamayacağına değinilmiştir. Buna bağlı olarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarı yahut değeri belirlenebilir durumda ise, dava şartı olan hukukî yarar yokluğundan davanın usûlden reddine karar verilmelidir.

  • Konuyla ilgili uygulamada en önemli tartışma ve dikkat edilecek husus ise, bu şekilde ortaya çıkan hukukî yarar eksikliğinin tamamlanabilir bir dava şartı olup olmadığıdır. Daire, yukarıda açıklanan gerekçelerle buradaki hukukî yarar eksikliğinin tamamlanabilir dava şartı olmadığı sonucuna varmıştır. Böylece belirli veya belirlenebilir bir alacak hakkında belirsiz alacak davası açılırsa, doğrudan hukukî yarar yokluğundan red kararı verilmelidir. Şüphesiz dava şartından dolayı reddedilen dava, şartlarına ve niteliğine uygun olarak yeniden açılabilir; ancak aynı davada, davayı veya dava türünü değiştirerek devam edilemez.

  • Dairenin kararında bugüne kadar tartışılmayan ve 7251 sayılı Kanun ile 107. maddede yapılan değişikliğe de dikkat çekilerek bunun nasıl anlaşılacağı da belirtilmiştir. Bilindiği üzere 107. madde yapılan değişiklikle “Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.” şeklinde yeni bir madde düzenlenmiştir. Böylece baştan (şartları oluştuğu için) belirsiz olarak açılan davada, tahkikatla ortaya çıkan duruma göre alacağın artık tam ve kesin olarak belirlenmesi için hâkimin tarafa kesin süre vermesi, adeta bunu hatırlatması imkânı tanınmıştır. Daire, verdiği kararda, bu değişikliğin yanlış anlaşılmamasını, şartları olmadığı halde açılan belirsiz alacak davasında davacıya süre verilerek hukukî yarar eksikliğini tamamlama imkânı tanımadığını vurgulamıştır. Bu çerçevede yeni fıkranın ve yeni düzenlemenin, şartları mevcut olan belirsiz alacak davasında yapılan yargılama ile alacağın belirli hale gelmesi durumunda hâkimin geçici talep sonucunu kesin talep sonucuna dönüştürmesi için alacaklıya süre vermesi gerektiği yönünde değerlendirilmesi şeklinde anlaşılacağı belirtilmiştir.

Sonuç

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin incelediğimiz bu kararı çerçevesinde ortaya çıkan sonuçları, sürpriz karar yasağı ve adil yargılanma hakkıyla ilgili sonuçlar ile belirsiz alacak davası bakımından sonuçlar olarak ikiye ayırarak ele almak mümkündür. Bu sonuçları kısaca şu şekilde belirtebiliriz:

  1. Temyiz ve içtihat mercii olan, hukukun yeknesak uygulamasını sağlamakla görevli Yargıtay daireleri yerleşik içtihatlarından dönüyorsa, bunu o içtihatlara güvenerek dava açan ve davasını yürütenlerde uyandırdığı güveni zedelemeden; hukukî belirlilik, güvenlik, öngörülebilirlik çerçevesinde, adil yargılanma ve hukukî dinlenilme hakkına uygun olarak ve sürpriz karar sonucu doğurmayacak şekilde yapmalıdır.

  2. Buna bağlı olarak Yargıtay daha önceki içtihatlarından dönüyorsa, en azından önceki istikrarlı kararlarına güvenerek dava açan tarafların ve karar veren mahkemenin bu güvenini zedelemeyecek bir yol izlemelidir. Bunun için de, önceki içtihat dönemine ilişkin verilen kararlar o döneme göre değerlendirilmelidir. Ancak, davanın açıldığı ve kararın verildiği tarihte içtihada esas olan mevzuat değişmiş veya içtihadı etkileyecek objektif hususlar oluşmuş olmasına rağmen yine de eski içtihat esas alınarak dava açılmış veya karar verilmişse aynı şeyden söz edilemez. Çünkü, bu durumda zaten artık eski içtihadı sürdürmenin dayanağının kalmadığı önceden bilinecek durumdadır.

  3. Sürpriz karar yasağı, adil yargılanma ve özellikle hukukî dinlenilme hakkının yansıması olup hukuk devleti, hukukî belirlilik, öngörülebilirlik ve güvenliğin gereğidir. Sürpriz karar yasağına aykırı karar ve içtihatlar, aynı zamanda yargısal temel hak ihlâli sayılarak bireysek başvuru sebebi oluşturur.

  4. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin somut kararı tüm bu gerekleri yerine getiren örnek, emsal ve bundan sonra da aynı şekilde ortaya çıkacak durumlar için yol gösterici bir karardır. Bu yolun benzer tüm durumlarda esas alınması uygun olacaktır.

  5. Kararın verilmesinin sebebi Ülkemize özgü bir sorundur ve Ülke ihtiyaçlarının sonucu verilmiştir; ancak uluslararası standartta bir karardır. Bu yönüyle de başka ülkelerde pek ortaya çıkmayacak yerel bir soruna, yargılamanın vazgeçilmez ilkeleriyle uluslararası seviyede, evrensel hukuk ve yargılama ilkeleriyle çözüm üretmeye güzel bir örnektir.

  6. Kararın içeriğinde yer alan sorun olan belirsiz alacak bakımından ise, kategorik olarak iş hukukundan kaynaklanan alacakların belirsiz alacak davası olarak kabul edilemeyeceği ve her somut olayda bu davanın şartlarının değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Belirsiz alacak davası açabilmek için salt taraflar arasında alacak miktarının uyuşmazlık konusu olması, yargılamayla ilgili sorunlar ve sübjektif yaklaşımlar değil, gerçekten alacağın miktar ve değerini belirlemede objektif bir imkânsızlığın olması gerekir. Her somut olayda ayrıca değerlendirmekle birlikte, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti ve ücret alacakları gibi alacaklar işçi tarafından bilinmekle kural olarak belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak hesabın unsurları olan sosyal hakların (aynî olarak sağlanan yemek yardımı gibi) miktarının belirlenmesi işveren tarafından sunulacak belgelere veya yargılama ile belirlenecek ise kıdem ve ihbar tazminatı belirsiz alacak davasına konu edilebilir. Keza hâkimin takdirine bağlı durumlarda da yine belirsiz alacak davası açılabilir.

  7. Belirsiz alacak davasının şartları oluşmadan böyle bir dava açılırsa, bu davanın dava şartı olarak hukukî yarar yokluğundan usûlden reddi gerekecektir. Burada hukukî yarar tamamlanabilir bir dava şartı değildir ve süre verilerek bu şartın sağlanması beklenemez.

  8. Kararda 7251 sayılı Kanunla HMK m. 107’de yapılan değişiklik (ekleme) de nasıl anlaşılmalıdır konusunda da yol gösterici bir gerekçe ortaya konulmuştur. Buna göre, HMK m. 107/2’deki yeni düzenlemeye göre, şartları oluştuğu için açılan belirsiz alacak davasında, hâkim, yargılamanın sonunda alacağı belirleyebilme imkânı doğduğu anda, tarafa süre vererek alacağını belirlemesini hatırlatır. Bu değişiklik, belirsiz alacağın belirli hale getirilmesine imkân tanıyan, başlangıçtaki dava şartı olan hukukî yararı tamamlama imkânı veren bir hüküm getirmemektedir; belirsiz alacak davası açılamayan hallerde dava şartı olan hukukî yararın tamamlanması için süre verilmesi şeklinde yorumlanamaz. Bu hüküm, sadece baştan belirsiz olan miktarın daha sonra belirlenmesine ilişkin süre verilmesi hakkındadır.


Dipnotlar


  1. Bu konuda umuyoruz ki, oluşturulduğu zamandan beri eleştirdiğimiz sabit Genel Kurul olarak ifade edilen, sabit üyelerden Genel Kurul üyelerinden oluşan Yargıtay Genel Kurul oluşumundan da vazgeçilir. Çünkü, bu sisteme geçmeden önce ilgili daire kararlarıyla Genel Kurul kararları arasındaki uyumsuzluk daha az iken, bu sisteme geçilmesiyle birlikte zaman zaman Hukuk Genel Kurulu ilgili tüm dairelerden de farklı karar vermeye başlamıştır. Zaten daireler arası karar farklılıkları yeterince sorunken bu defa da Genel Kurulla daireler arasındaki uyumsuzluk ve sorunları çözmek gerekmektedir. ↩︎

  2. Yargıtay’ın konuyla ilgili kararı için bkz. 07.07.2020 tarih ve 173 sayılı Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu Kararı (RG, 08.07.2020, S. 31179). Bu kararda Yargıtay’da daire sayılarında azaltma yapılmasına ilişkin tüm süreç ve mevzuata yer verildiği için bunlar burada tekrar belirtilmemektedir. ↩︎

  3. Belirsiz alacak davası ve bu konudaki tartışmalar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Pekcanıtez H., Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011; Pekcanıtez H., Belirsiz Alacak Davasının İş Hukukunda Uygulaması, Özel Sayı: Prof. Dr. Polat Soyer’e Armağan, 2013, Basım Yılı: 2014, s. 933-968; Simil C., Belirsiz Alacak Davası, İstanbul 2013; Pekcanıtez H./Simil C., Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin Belirsiz Alacak Davasına İlişkin Kararlarının Değerlendirilmesi, Prof. Dr. Turhan Esener’e Armağan, İKÜHFD Özel Sayı, C. XV, S. 1, Ocak 2016, s. 279-311; Özekes M., Anayasa Mahkemesinin Kararı Karşısında Kısmî Dava İle Belirsiz Alacak Davası Arasındaki Sınırın Belirlenmesi Sorunu (Belirli-Belirsiz-Belirlenebilir Alacak Ayrımı), Prof. Dr. Ejder Yılmaz’a Armağan, C. II, Ankara 2014, s. 1589-1606. ↩︎

  4. Her iki dairenin konuyla ilgili görüşlerinin özeti aşağıdaki dipnotta belirtilen İBK’da yer aldığından burada ayrıca bu konudaki kararlarına atıf yapılmamıştır. ↩︎

  5. İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümü şöyledir: “İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sonucunda, işçilik alacaklarının çok değişik tür ve nitelikte uyuşmazlık olarak mahkemeler önüne gelebileceği, aynı tür ve nitelikteki işçilik alacaklarında dahi her defasında alacağın belirli veya belirsiz olmasından söz edilmesinin mümkün olmadığı, her bir somut olayın özelliğine göre mahkemelerin alacağın belirli mi yoksa belirsiz alacak mı olduğunu tespit etmeleri gerektiği, alacağın türü itibariyle bir alacağın belirli veya belirsiz alacak olduğundan söz edilemeyeceği, bu hususta yapılacak içtihadı birleştirmenin, içtihadı birleştirme kararlarının soyut, genel ve her defasında geçerli normatif yapısıyla bağdaşmadığı gerekçeleriyle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına, 15.12.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verilmiştir.” İBK, 15.12.2017, 2016/6, 2017/5 (RG, 29.06.2018, S. 30463). ↩︎

  6. 9.HD, 14.09.2020, 2016/26476, 2020/7547. ↩︎

  7. 7251 sayılı Kanunla HMK’da yapılan değişikliklerle ilgili olarak bkz. Pekcanıtez H./Atalay O./Özekes M., Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair7251 Sayılı Kanun Hakkında Değerlendirme, TBBD 2020 Eylül-Ekim (150), s. 247 vd. Burada özellikle HMK m. 107’de yapılan değişikliğin değerlendirilmesi hakkında bkz. s. 270-272. ↩︎

  8. Sürpriz karar yasağı ile ilgili olarak bkz. Pekcanıtez H., Hukukî Dinlenilme Hakkı, (Prof. Dr. Seyfullah Edis Armağanı, İzmir 2000), Makaleler, C. I, İstanbul 2016, s. 552 vd.; Özekes M., Medenî Usûl Hukukunda Hukukî Dinlenilme Hakkı, Ankara 2003, s. 186 vd. ↩︎

  9. Bu kararlara da atıf yapan örnek bir Anayasa Mahkemesi Kararı’nın ilgili kısmını, önemi ve konuya da yol göstermesi bakımından biraz da ayrıntılı şekilde aşağıda veriyor ve ardından da bu kararla ilgili tespitlerimizi de paylaşıyoruz. Karar için bkz. AYM, 22.01.2019, Başvuru No: 2015/17453-Aşır Tunç Kararı (RG, 12.02.2019, 30684).
    55. Bir kanun hükmüne ilişkin içtihadın henüz yerleşik hâle gelmediği bir aşamada o hükmün yargı organlarınca farklı biçimlerde yorumlanabilmesi hukukun doğası gereğidir. Zira hukukta nesnelliğin sağlanabilmesi açısından hukuk kurallarının belli ölçüde soyut kavramlar içermesi kaçınılmazdır. Nesnel hukuk kurallarının maddi âlemde gerçekleşen olaylarla birebir örtüşmesi ve bunlara uygulanması ise her zaman mümkün olmayabilmektedir. Öte yandan hukuk kurallarının kapsamının tespitinde kural koyucu ne kadar titiz davranırsa davransın kuralın yürürlüğe girmesinden ve uygulanmaya başlanmasından sonra öngörülemeyen bazı yeni durumların ortaya çıkması da mümkündür. Bu gibi hâllerde kuralın yetkili otoritelerce ve özellikle yargı organlarınca yorumlanması zorunlu hâle gelmektedir. Kuralı yorumlayan otoritelerin birden fazla olması, bazı hâllerde kuralın birden fazla yorumlanmasını önlenemez kılmaktadır. Dolayısıyla hukuk kurallarının bu niteliği dikkate alındığında bir kanun hükmünün yargı organlarınca farklı biçimlerde yorumlanabilmesi ve kurala ilişkin farklı içtihatların varlığı, tek başına kuralın belirsiz ve öngörülemez olduğu yargısına ulaşmayı haklı kılmaz. Bununla birlikte birden fazla içtihadın varlığı bireyin hukuk kurallarının temel bir özelliği olan davranışını yönlendirebilme gücünü zayıflatacak bir boyuta ulaşmışsa kamu düzeninin bozulduğundan söz edilebilir. Bu durumda bireylerin davranışlarını hangi içtihada göre yönlendirecekleri belirsizleşeceğinden öngörülebilirlik ortadan kalkar (Ford Motor Company, § 59).
    56. Yargısal kararlardaki değişiklikler, hukukun dinamizmini ve mahkemelerin yaklaşımlarını yaşanan gelişmelere uyarlama kabiliyetlerini yansıtması yönüyle olumludur. Ancak uygulamadaki birlikteliği sağlamaları beklenen yüksek mahkemeler içinde yer alan dairelerin benzer davalarda tatmin edici bir gerekçe göstermeksizin farklı sonuçlara ulaşmaları, bir kararın belirli bir daireye düştüğü takdirde onanacağı, başka bir daire tarafından ele alındığı takdirde bozulacağı gibi ihtimale dayalı ve birbirine zıt sonuçları ortaya çıkarır. Bu ise hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ters düşecektir. Ayrıca böyle bir algının toplumda yerleşmesi hâlinde bireylerin yargı sistemine ve mahkeme kararlarına duymaları beklenen güven zarar görebilir (Ford Motor Company, § 60; Türkan Bal [GK], B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 52).
    57. Özellikle aynı somut olay ve hukuksal durumdaki farklı kişilerce açılan davalarda birbiriyle çelişen sonuçlara ulaşılması hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ters düşebilir. Yargı mercilerinin anılan ilkelerin bir sonucu olarak kamuoyu nezdinde yargıya olan güveni muhafaza etme bakımından kararlarında belli bir istikrar sağlaması beklenir. Bu itibarla içtihat değişikliği tek başına adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurmaz ise de bu değişiklik ile benimsenen yeni yaklaşımın benzer uyuşmazlıklarda tutarlı olarak uygulanması gereklidir (Hakan Altıncan, § 48).

    Bu karar dikkate alındığında şu tespitleri yapmak mümkündür:

    * Karar aslında doğrudan sürpriz kararla ilgili olmasına rağmen, ismen bu durum zikredilmemiş, içeriği belirtilerek hukukî belirlilik ve öngörülebilirlik ilkesiyle açıklanmıştır. Aslında burada “sürpriz karar yasağının” özel bir durumu karşımıza çıkmaktadır. Sürpriz karar verilmesi, adil yargılanma ve hukukî dinlenilme hakkına açıkça aykırıdır (Özekes, Hukuki Dinlenilme Hakkı, s. 185 vd.).

    * Sürpriz karar yasağı, AYM kararında belirtildiği üzere, o güne kadar yerleşik kararların aksine karar verilemeyeceği anlamına gelmez; aksi halde hukuk bir yerde donar. Ancak, bunun gerekçesi ortaya konulmalı, hangi maddî ya da hukukî sebebin bu içtihat değişikliğine yol açtığı, ayrıca farklı karar verilmesi makul şekilde açıklanarak somut davada neyin farklı olduğu belirtilmelidir. Hukuk, öngörülemez, sürpriz, adeta karanlıkta yürünecek bilinmezlik içinde işlemez. Bu sebeple önceden hiç öngörülemeyen, yargılama içinde tartışılmayan bir kararla taraflar muhatap olmamalıdır.

    * Sürpriz karar yasağı, sadece alışılmış içtihattan dönülmesi durumunda değil, örneğin mahkemenin delilleri belirli yönde toplayıp yargılamayı belirli yönde ve hukukî zeminde yürütüp tarafların da o çerçevede iddia ve savunma ortaya koymasına rağmen, o güne kadar yargılamada hiç tartışılmayan ve öngörülmeyen bir şekilde karar verilmesini de kapsar. Çünkü, yargılama bilinmez ve öngörülemez bir mecrada yürütülemez. Şayet mahkeme, bu şekilde o ana kadar yürütülen yargılamanın dışında yeni bir durum ve düşünceyle karar verecekse en azından taraflara bu konuda yeterli açıklama imkânı da tanımalıdır. Buna belirli ölçüde “hukukî tartışma yükümlülüğü” de denilmektedir (bkz. Özekes, Hukuki Dinlenilme, s. 188 vd.).

    * İçtihat makamları ve üst yargı organları, yani özellikle istinaf ve temyiz mercileri ile Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda özen yükümlülüğü çok yüksektir. Bu yargı organlarının karar ve gerekçelerinde daha özenli olmaları ve yukarıda açıklanan, AYM kararında belirtilen hususlara daha çok uymaları gerekir (Üst derece mahkemelerinin kararlarının özellikleri ve gerekçeleri hakkında bkz. Özekes M., Üst Derece Mahkemeleri Kararlarında Gerekçe, İstinaf Mahkemelerinin Kuruluşunun Desteklenmesi Projesi- Uluslararası Konferans- İstinaf Mahkemelerinin Kurulmasından Sonra Yargıtay’ın Rolü Konferansı, Yargıtay-Ankara/3-4 Mayıs 2007, Ankara 2007, s. 72-99). ↩︎

Lexpera Blog’da yayımlanan yazılar, yazarlarının görüşlerini ifade eder. Lexpera Blog’da bir yazıya yer verilmesi, o yazıda savunulan görüşlerin On İki Levha Yayıncılık tarafından benimsendiği anlamına gelmez. Yazılar, bilgi amaçlı olup, hukuki mütalaa ya da tavsiye niteliği taşımamaktadır.
Author image
İzmir Websitesi
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi, Medenî Usûl ve İcra İflâs Hukuku