Lexpera Blog

Neden Mülteci Hukuku?

İnsanoğlu, yaradılıştan bu yana daha iyi olana sahip olabilmek arzusu ile sürekli yer değiştirmiştir. Genel olarak göç adı verilen bu olgu, insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. Göçler, yapılan çeşitli sınıflandırmalarla farklı isimlere sahip olmaktadır. Bu sınıflandırmalardan birisi de, göçün birey iradesine bağlı olarak yapılıp yapılmadığı ile ilgilidir. Gerçekten, irade dışı etkenlerin sebep olduğu göç hareketleri iltica olarak adlandırılmakta ve uluslararası hukukta mülteci hukuku adı verilen bir disiplin kapsamında ele alınmaktadır.

İlticanın göçten farklı ele alınmasını gerektiren sebepler bulunmaktadır. Her şeyden önce iltica, bireyin iradesi dışında gerçekleşen bir yer değiştirme eylemidir. İltica eden birey, yani mülteci, kendi isteği dışında birtakım dış etkenler sebebi ile göç etmek zorunda kalmaktadır. Bu etkenler, farklı isimlerle anılsa da temelinde iki önemli hususu barındırmaktadır: Zulüm korkusu ve hayat-onur gibi değerlerin tehlikede olması.

Temelinde zulüm korkusu ya da hayatın, onurun tehlikede olması gibi nedenler bulunmasıyla göç eden bireylerin, yaşamakta oldukları hayatı olduğu gibi geride bıraktıkları, tabiri caizse sıfırdan yeni bir hayata yelken açtıkları gözlemlenmektedir. Bu noktada da alelade göçmenlerden farklılık arz ederler. Gerçekten göçmenler, yaşadıkları hayatı da beraberlerinde götürme imkanına sahiptirler. Vatandaşlık, aile, ekonomik durum, sosyal statü, malvarlığı gibi unsurlar, göçmenle birlikte göçe konu olurken, mültecinin tüm bunları beraberinde getirebilmesi neredeyse imkansızdır. Hatta, büyük bir kısmından vazgeçmek zorundadır ki, hayatını koruyabilsin, zulüm tehlikesini bertaraf edebilsin. İşte bu sebepledir; uluslararası hukukta mülteciler korunası bireyler olarak kabul edilirken, göçü kontrol altında tutmak temel amaçtır.

Mülteci, 1951 tarihli Mültecilerin Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’nin birinci maddesinde yer aldığı üzere ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti ya da siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm görmekten haklı sebeplerle korktuğu için tabiiyetinde bulunduğu ülkesini terk eden kişi şeklinde tanımlanabilir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, farklılığı nedeniyle zulüm görmekten duyulan korku, bireyi vatandaşı olduğu devletten kaçmaya zorlamaktadır. Bu bireylerin yitirdikleri ulusal korumanın yerini alacak uluslararası koruma mekanizmasına ihtiyaç duyulmasının başlıca sebebi de ulusal korumadan yararlanamama durumudur.

Mülteci hukuku, birincil olarak haklı zulüm korkusundan kaçan bireylerin güvenliğinin tesis edilmesini öngörmektedir. Kaçışa sebep olan etkenlerden emin olunması, mülteci hukukunun ilk hedefidir. Bu hedef başarıya ulaştıktan sonra, bireye kaçarken terk ettiği ve “hayat” kavramıyla da ifade edilen değerlerini yeniden inşa edebilmesi için fırsat sunulması gerekmektedir. İşte mülteci hukukunun amacı, bu süreci organize edebilmektir.

Günümüzde yeryüzünde yaklaşık 70 milyon kişinin yer değiştirmek zorunda olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayının yaklaşık 40 milyonu ülke içinde yer değiştirenler olmakla birlikte, geri kalan ve 30 milyon civarındaki insan hukuki anlamda mülteci statüsüne dahil olan kesimi ihtiva etmektedir.[1] Hayatı, temel insan hakları, onuru, aile bireyleri tehlikede olan, zulüm korkusundan yaşadığı yuvasını terk eden, hayata sıfırdan başlayabilmek için korunması, destek olunması gereken 30 milyon insan. Bu insanlara gereken desteğin sağlanması, en başta yitirdikleri ulusal korumanın yerine ikame özellikte bir uluslararası korumanın tesis edilmesi ile mümkün olacaktır. Bu da uluslararası mülteci hukukunun temel görevlerindendir.

İltica olgusunda mülteciler bir taraf ise, iltica edilen ülke de diğer taraf olarak ele alınmaktadır. Bir anda milyonlarca insanın sığınma talebiyle ülkesine giriş yapan bir devletin, bu yükün altından kalkabilmesi için, kuşkusuz, sahip olduğu sorumluluğu uluslararası toplum ile paylaşabilmesi gerekmektedir. Başka bir ifade ile, sığınma ülkelerinin gerek diğer devletler gerekse uluslararası örgütler tarafından maddi, teknik, manevi açılardan desteklenmesi, mülteci hukukunun hedefe ulaşabilmesi açısından oldukça önemli bir husustur. Mülteci hukuku, güvene kavuşan mültecilerin, iltica etmelerine neden olan unsurların meydana gelmesinden önceki yaşam koşullarına tekrar dönebilmelerini amaçlamaktadır. Bunun gerçekleşebilmesi için de, mültecilere sığındıkları devlette vatandaşlık elde etmeyi de kapsayacak şekilde entegrasyon teşvik edilmekte, gönüllü geri dönüşlerin gerçekleştirilebilmesi için uygun koşulların sağlanması tavsiye edilmekte son olarak da bireylerin güvenli bir üçüncü ülkeye yerleşebilmelerine olanak sağlanmaktadır. Tüm bunlar, hem mültecilerin hem de sığınma devletinin iltica olgusunun olumsuz etkilerinden bir an önce kurtulabilmeleri için geliştirilmiş mekanizmalardır. Ve dikkat edilirse, bu mekanizmaların temel amaçlarının, ilticaya neden olan olgular öncesinde bireylerin sahip oldukları hayatlarına olabildiğince en yakın koşulları tekrar temin ederken, başta sığınma ülkesi olmak üzere uluslararası toplumda yükün mümkün olduğunca eşit dağılımını sağlayarak devletlerin kendilerine sığınma talebiyle başvuran bireylere karşı gönülsüz, isteksiz vb. olumsuz duygular beslemeden yaklaşabilmelerine olanak sağlamaktadır.

Görüldüğü gibi mülteci hukukunun iki tarafı bulunmaktadır. Öncelikle iltica eden gerçek kişiler mülteci hukukunun temel sujesi olarak düzenlemelerin konusunu oluşturmaktayken, sığınma devletleri başta olmak üzere uluslararası toplumun da bireyi yitirmiş olduğu ulusal korumanın ikamesi niteliğindeki uluslararası koruma ile güven altına alma bakımından önemli bir rol üstlendikleri gözlemlenmektedir. Bununla birlikte mülteci hukuku, ilticaya sebep olan, bireyin uyruğunda olduğu ya da daimi ikamet ettiği ülke ile ya da bu ülkenin yerine getirmekle yükümlü olacağı herhangi bir edimle ilgili düzenlemeye gitmemiştir. Başka bir ifade ile mülteci hukuku, iltica edenin, iltica ettiği yerde güvenlik ve huzur içinde yaşayabilmesini amaçlarken, iltica ederek çıkılan ülkeye, ilticaya sebep olan etkenlerin ortadan kaldırılması, eski hale dönüş ya da korumasından çıkan mülteciyi tekrar koruması altına almak gibi herhangi bir yönlendirmeyi konu edinmemektedir. Bu da mülteci hukukunun genel anlamda iltica olgusu bakımından önleyicilik rolü üstlenmediğinin göstergesi olarak kabul edilebilir.

Mülteci Hukuku, mültecilerin ilticaya sebep olan olaylar yaşanmadan evvel sahip oldukları yaşantılarına mümkün olduğunca tekrar, bu mümkün olmadığı takdirde ise eski yaşantıya en yakın olan yeni bir hayata kavuşmalarını amaçlamaktadır. Bu sürecin işletilmesi, mülteci statüsünün belirlenmesi, mültecinin ülkeye kabulü, ülke içerisinde sahip olacağı hakların belirlenmesi ve mülteci statüsünün sona ermesi şeklinde özetlenebilir. Bu süreç içerisinde temel insan haklarının da önemli bir rolü bulunmaktadır. Her şeyden önce mültecilerin sahip oldukları temel insan haklarının sağlanması, mülteci hukukunun üzerinde önemle durduğu hususlardan birisidir. Zulüm görme korkusu ile yaşadığı ülkeyi terk eden bireyin, kuşkusuz, barınma, beslenme, güvenlik, sağlık, aile birliği, tedavi, gibi temel gereksinimlere erişebilmesi gerekmektedir. Bu da mültecilerin temel insan haklarının gözetilmesi ile mümkün olmaktadır. Ayrıca, ülkeye kabul edilen mültecilerin rehabilite edilmeleri, gündelik yaşamlarının normalleşmesi ile gerçekleşecektir. Bunun için de mültecilerin ülke içerisinde seyahat edebilmek, konut seçebilmek, eğitim-öğretim görmek, ibadetlerini özgürce yerine getirebilmek, sosyal güvencelerden yararlanmak, çalışmak ve gerek duyduğu zaman yargıya erişim sağlayabilmek gibi haklardan da istifade edebilmesi gerekmektedir. İşte bu hususlar, mülteci hukukunun insan hakları hukuku ile ilişkili olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Peki mülteci hukuku insan hakları hukuku ile sıkı bağlara sahipken, neden ayrı bir disiplin olarak var olması gerekmektedir? Gerçekten insan hakları, mülteci hukukunun gerçekleştireceği korumayı yerine getiremez mi? Kuşkusuz, insan hakları hukukunun mültecilere ve mülteci hukukuna ciddi katkıları bulunmaktadır. Gerek mülteci hukukunda koruma altına alınan ve mültecilerin sahip olması gereken temel hakların düzenlenmesi bakımından, gerekse mültecilerin tamamlayıcı koruma mekanizması adı verilen ve birtakım nedenlerle mülteci hukukunun korumasından yararlanmamaları nedeni ile korumasız kalmalarını önleyen işlevleri bakımından insan hakları hukuku oldukça önemli rol üstlenmektedir. Ama, mülteciliğin doğası gereği insan hakları hukukunun yanında farklı özellikler barındırması söz konusudur. Örneğin, insan haklarında eşitlik ilkesi oldukça belirgin şekilde uygulanırken, mülteci hukukunda mülteciler için düzenlenen hakların, ülkede kalış şekline göre kategorize edilmesi, ya da temel hak ve özgürlüklerin mültecilere tanınmasında ülkede bulunan diğer bireylerin niteliklerine göre (vatandaş, yabancı, en çok gözetilen ulus gibi) verildiği oranda kıyaslanması söz konusu olmaktadır.

Teknik açıdan olduğu kadar, işin özü bakımından da mülteci hukukunun bağımsız bir disiplin olması gerekliliği hissedilir. Şöyle ki, insan hakları hukukunun asıl amacı temel hakların koruma altına alınması ve ihlallerin önlenmesi iken, mülteci hukuku ilk olarak zulüm korkusu nedeniyle ülkesini terk etmiş bireyin bu korkusunun bertaraf edilmesi, sonrasında sahip olduğu hakların temininin sağlanması üzerine odaklanmaktadır. Başka bir ifade ile, mülteci hukuku insan hakları hukukunun sağladığı koruma sürecinden biraz daha öncesinde var olan ve esasında kendisinin de ortaya çıkmasına sebep olan zulüm korkusu ile ülkesinin terk eden bireyin koruma altına alınması süreci ile işlevselliğe bürünmektedir. Bu da mülteci hukukunun kendine özgü bir hukuk olmasının yanında, gerektiği ölçüde başta insan hakları hukuku olmak üzere diğer hukuk disiplinlerinden de istifade etmesine engel olarak yorumlanmamalıdır.



Bu konuda ayrıca Macit Akman'ın İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin Geri Göndermeme İlkesi Bağlamında Mültecilere Uygulanabilirliği adlı eserine başvurulabilir.

On İki Levha Yayıncılık


Dipnotlar:


  1. https://www.unhcr.org/figures-at-a-glance.html ↩︎

Author image
Hakkında Macit Akman
Gaziantep