Geçenlerde, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku ABD’nin 21 Kasım 2025 tarihinde düzenlediği “Yürürlüğünün 13. Yılında ve Yargıtay Kararları Işığında Türk Ticaret Kanunu Sempozyumu IX”da, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Onursal Başkanı Abdullah Yaman’ın “Hayatın olağan akışı bizim en sevmediğimiz tabir. Türkiye’de hiçbir zaman hayat olağan akmadığı için. (…) biz onu kesinlikle delil kabul etmiyoruz. Ama her dilekçeye de getiriliyor. (…) Bu memlekette hayat hiçbir zaman olağan akmıyor.” şeklinde beyanda bulunduğu videosuna denk geldim. Her ne kadar bağlamı ticaret hukuku ise de söz konusu konuşma, “hayatın olağan akışı” ibaresinin ceza muhakemesinde sıklıkla kullanıldığını aklıma getirdi. “Hayatın olağan akışı” ibaresinin ceza muhakemesinde sık kullanılması ise ciddi hak ihlallerine sebep olmakta.
Yaygın nitelendirilmesinin aksine bir delilden çok karine ve hatta argümantasyon aracı olan “hayatın olağan akışına aykırılık”, aslında yargıcın vakıalarla normlar arasında ilişki kurmasında, dosya kapsamındaki “gerçek” delilleri normla ilişkilendirmesinde, sanık hakkındaki isnatları somutlaştırmasında faydalıdır.[1] Ancak bu araç, gerçek delillerin yokluğunda ya da delil ile eylem/fail arasında geçerli bir düşünsel bağ kurulamadığında, sırf bir zandan hareketle, bu zan ne kadar haklı ve doğru olursa olsun, mahkumiyet hükmü “çıkarımına” el vermez.
Ne yazık ki uygulamada “hayatın olağan akışına aykırılık” ölçütü, ceza yargılamalarında ilk derece ve istinaf mahkemesi hakimlerinin vicdani kanaatlerinin tüm yükünü üzerine boşalttıkları bir sığınağa dönüşmüş durumda. Genellikle mahkumiyeti temellendirebilecek somut delillerin olmadığı yargılamalarda, son çare olarak suç delili olmayan ya da suç teşkil etmeyen vakıalardan hareketle tamamen sezgisel şekilde mahkumiyet hükmü verildiği ve gerekçenin de “zaten hayatın olağan akışı bunu gerektirir” şeklinde kurulduğu kararlara çok sık rastlar olduk. Üstelik hayatın olağan akışı yalnızca somut delil olmayan dosyanın gerekçelendirilmesinde kullanılmakla kalmıyor, sanığın savunmaları da “hayatın olağan akışına göre suçtan kurtulma kastına yöneliktir” denilerek bertaraf ediliyor. Böyle yürütülen bir muhakemede, sanık kendini nasıl savunursa savunsun, aleyhine somut delil olmasa dahi mahkumiyet hükmü bir ön yargı olarak çoktan verilmiş oluyor, şüpheden iddia makamı yararlanıyor.[2]
Yargıtay’ın Yaklaşımı
Elbette bu durum, Yargıtay’ın Genel Kurul kararlarında ısrarla vurguladığı hakimin her türlü şüpheden arındırılmış kesin vicdani kanaate ulaşmasına, ispat edilmesi gerekenin şüpheli olan olduğuna, verilen hükmün her türlü delilin tetkiki ve lehe ve aleyhe bütün şartların değerlendirilmesi sonucu verilmesi gerekliliğine, gerçekleşme şekli tam aydınlatılamamış olay ve iddiaların sanığın aleyhine yorumlanamayacağı ilkesine, mahkumiyetin ihtimale değil hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkan vermeyen kesin ve açık ispata dayanması gerekliliğine uygun değil (Yargıtay CGK, E.2018/162, K.2024/156, T.03/04/2024; Yargıtay CGK, E. 2022/231, K. 2024/270, T. 25/09/2024). Masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkelerinin somutlaştığı bu öncülden hareketle Yargıtay, kural olarak, salt hayatın olağan akışı kabulünü delil olarak kabul etmemekte ve tek başına bu kabule değer vermemekte.[3] Örneğin Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin bir kararında, “Sanığın savunmasında, müşteri masasında bulunan paraların müşterilerin ısmarlayacağı yemek bedeli olduğunu savunması ve olay tutanağına göre masada pul, kağıt vs. ele geçirilmemesine göre, tutanak düzenleyiciler ile oyun oynamakta olan R.K., A.C. ve Y.K.’nin tanık olarak dinlenilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, ‘hayatın olağan akışı’ şeklindeki hukuki olmayan gerekçe ile mahkumiyet hükmü kurulmasının” bozmayı gerektiğine hükmettiğine dikkate çekebiliriz (Yargıtay 8. Ceza Dairesi E. 2017/16996, K. 2020/497, 09/01/2020). Benzer şekilde Yargıtay 10. Ceza Dairesi, yakın tarihli bir kararında “ ‘hayatın olağan akışı’ ile ‘sanıkların eylemi aynı kasıt altında birkaç kez işlemiş oldukları’ şeklinde yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle zincirleme şekilde sorumlu tutulmalarına, sanık …’nın ise ‘hayatın olağan akışı’ şeklinde yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle zincirleme şekilde sorumlu tutulmasına karar verilmiş ise de; sanıkların sabit kabul edilen ve edilmeyen fillerinin belirlenmesi ve bu belirleme kapsamında hukuki nitelendirmenin yapılması suretiyle hüküm kurulması gerekirken, gerekçesiz olarak hüküm kurulması”nı bozma sebebi saymıştır (Yargıtay 10. CD, E. 2018/500, K. 2022/9443, T.21/09/2022).
Bununla birlikte “hayatın olağan akışı” ölçütü, şüpheden uzak diğer somut delillerin destekleyicisi olarak argümantasyonda kullanılabilmekte, hatta o delillerin değerini kuvvetlendirebilmekte, delillerle fiil/fail arasında düşünsel bağ kurulmasını sağlayabilmekte. Bu yönüyle, sadece suçun tamam olup olmadığı açısından değil, kusurluluğu etkileyen haller açısından da kullanışlı olabilen bir ölçüt görünümündedir.[4]
Anayasa Mahkemesi ve Hayatın Olağan Akışı
Yargıtay’ın yaklaşımını büyük ölçüde paylaşan AYM, çok sayıda kararında, atfedilen suç ile buna esas alınan delil ve eylemlerin ilişkilendirilmediği, salt “hayatın olağan akışı” kabulüyle verilen mahkumiyet hükümlerini adil yargılanma hakkının çeşitli boyutlarının ihlal sebebi olarak görmekte.
Örneğin Ali Aydoğdu kararına konu olayda ilk derece ve istinaf mahkemeleri sanığın farklı tarihlerde yapılan sınavlarda bambaşka başarı seviyeleri sergilemesini hayatın olağan akışına aykırı bulmuş ve bu kabulden hareketle terör örgütü tarafından sızdırılan sınav sorularının başvurucuya verildiğini ve suçun işlendiğini varsaymıştır. Ancak Anayasa Mahkemesi “soruların kim tarafından, ne şekilde başvurucuya verildiği hususunda somut bir değerlendirmede bulunulmamış, diğer bir deyişle sınavlar arasındaki başarı farkının hayatın olağan akışına aykırı olduğu kanaatiyle başvurucunun sınav sorularını önceden elde etmek suretiyle dolandırıcılık suçunu işlediği sonucuna ulaşılması, ancak bu ihtimali desteleyen ve başvurucunun hileli davranışını ortaya koyan bir delil gösterilmemiş olmasını” hukuka aykırı bulmuştur. Söz konusu uyuşmazlıkta ilk derece mahkemesi bazı yargılamalardaki etkin pişmanlık beyanlarını ve başvurucunun örgüt üyesi olmasını da delil olarak kullanmış olduğu halde AYM “yerel mahkemenin dayandığı delillerin hiçbirinin başvurucunun soruları sınavdan önce kimden ve ne şekilde aldığını, diğer bir ifadeyle olayın nasıl gerçekleştiğini doğrudan ortaya koyamadığını altı çizilmelidir” diyerek gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir (Ali Aydoğdu Başvurusu, No. 2022/98863, 21/04/2026).
Benzer şekilde Kadir Çıtak kararında resmi belgede sahtecilik suçu ile suçlanan başvurucu, yargılamanın tüm aşamalarında atılı suç bakımından kastının bulunmadığını savunmuş ancak ilk derece ve istinaf mahkemeleri başvurucunun resmi belgeleri üst üste 22 gün hata ile doldurmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğuna kanaat getirerek mahkumiyete hükmetmiştir. AYM ise başvurucunun atılı suç açısından kastının bulunmadığına dair savunmasının ilgili ve yeterli araştırma ve gerekçe ile değerlendirilmeyip münhasıran yalnızca “hayatın olağan akışı” kabulü doğrultusunda hüküm kurulmuş olmasını gerekçeli karar hakkının ihlali olarak görülmüştür (Kadir Çıtak Başvurusu, No. 2021/23590, 20/11/2024).
Tersten bakılacak olursa, yani “hayatın olağan akışına aykırılık” somut delilleri desteklemek ve bu delillerle fiil/fail arasında ilişki kurmak amacıyla kullanılırsa, AYM, burada gerekçeli karar hakkı bakımından bir sorun görmemektedir (Fatma Yavuz Başvurusu, No. 2014/11879, 22/11/2017).
“Hayatın Olağan Akışı” ve “Suçtan Kurtulmaya Yönelik Savunma” Kombinasyonu
Uygulamada “hayatın olağan akışı” ölçütünün ceza hakimlerinin sevdiği bir diğer karine olan savunmanın “suçtan kurtulmaya yönelik olduğu” ölçütüyle birlikte kullanıldığına da rastlanmaktadır. Bu hallerde sanık savunmaları “hayatın olağan akışına uygun olmadığı ve suçtan kurtulmaya yönelik olduğu” şeklindeki gerekçeyle savuşturulmakta, özellikle delil toplanması vb. tevsii tahkikat talepleri dosyaya bir yenilik katmayacağı kalıbıyla reddedilmektedir. Üstelik derece mahkemeleri bunu yaparken, somut olaya göre örneğin dijital delillerde (ör. HTS ve/veya kamera kayıtları) sanık aleyhine bir husus bulunmamasını, fiziki ve teknik takipten sanık aleyhine bir sonuç çıkmamasını, sanığın banka hesaplarında atılı suçla uyumlu hareket olmamasını, müşteki veya tanık beyanının dedikodu mahiyetinde olması vb. dosyadaki lehe delilleri de göz ardı edebilmekte, bu hususların sanık savunmaları ile uyumlu olup olmadığını değerlendirmeyebilmektedir.
Başvurucunun bu aralar Türkiye'nin gündemindeki banka hesabını kullandırmak (IBAN kullandırma) suretiyle dolandırıcılık suçundan mahkum edildiği bir yargılama, “hayatın olağan akışına uygun olmadığı ve suçtan kurtulmaya yönelik olduğu” paket gerekçesine AYM’nin nasıl baktığını göstermesi bakımından zikretmeye değer. Olayda başvurucu, yargılamanın başından sonuna dek müştekiyi tanımadığını, kendisinin de dolandırıldığını, yardım amacıyla kendi hesabına yatan parayı bir üçüncü kişiye verdiğini söylediği ve bu kişinin eşkalini, telefon numarasını, sosyal medya hesabını bildirdiği halde bidayet mahkemesi başvurucunun verdiği bilgileri araştırmamış ve buna dayanan savunmasını da hayatın olağan akışı gereği suçtan kurtulma kastına yönelik bulmuştur. Bu değerlendirme karşısında AYM, “sanık savunmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığı, savunmaların suçtan kurtulmaya yönelik olduğu” şeklindeki soyut gerekçe ile yeterli araştırma ve değerlendirme yapılmaksızın mahkumiyet hükmü verilmesinin, sanığın iddia makamı karşısında dezavantajlı duruma düşürülmesi anlamına geldiğine ve silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (Eşref Bingöl Başvurusu, No. 2021/10332, 18/07/2024). Yine bir IBAN kullandırma mahkumiyetine (dolandırıcılık) dair davada başvurucunun banka kartının arkasına şifresini yazdığı ve bu kartı kaybettiği, hesabın kendisi tarafından kullanılmadığı, HTS ve Mobese kayıtlarından bu durumun ortaya çıkacağı savunmasının ilk derece mahkemesi tarafından “sanığın şifresini arkasına yazdığı kartını kaybettiği yönündeki savunmasının hayatın olağan akışına aykırı ve suçtan kurtulmaya yönelik olduğu, bu tip suçlarda sanıkların bu yönde savunma yaptıkları” şeklinde bir gerekçe ile reddedilmesi, AYM tarafından somut gerekçe içermediği için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine aykırı bulunmuştur (Halil Akkaya Başvurusu, No. 2021/2754, 07/06/2023).
Hayatın Olağan Akışı ve Masumiyet Karinesi ile Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi
Her ne kadar AYM, somut deliller olmaksızın “hayatın olağan akışı” karinesinden hareketle verilen mahkumiyet hükümlerini adil yargılanma hakkının gerekçeli karar hakkı ile olayın akışına göre silahların eşitliği alt ilkelerinin ihlali olarak görmekteyse de, kanımızca “hayatın olağan akışı” karinesinin asıl problem doğurduğu haklar masumiyet karinesi ile suçta ve cezada kanunilik ilkesidir. Zira “hayatın olağan akışı” bir delil değil muhakeme aracı olup ancak gerçek deliller ile eylem/fail arasında geçerli bir düşünsel bağ kurulmasında kullanılabilir. Hal böyle olunca bu kavramın ele alınması gereken hak bağlamı, delillere ilişkin insan hakları rejimini düzenleyen adil yargılanma hakkı değil, masumiyet karinesi ve suçta ve cezada kanunilik gibi maddi haklardır. “Hayatın olağan akışına aykırılık” karinesine mahkumiyet hükmünde tek başına yer vermekle aslında mahkemeler, ortada somut bireyselleştirilmiş bir delilin olmadığını ikrar etmektedirler. Oysa suçun unsurlarının tamam olabilmesi için hem isnat edilen eylemlerin hem de suçun manevi unsurunun söz konusu eylemlerde bireyselleştirilmiş şekilde ortaya koyulması gerekmektedir (Yasak v. Türkiye, App. 17389/20, GC Judgment of 5 May 2026). Dolayısıyla somut delil olmaksızın, yalnızca hayatın olağan akışına aykırı olacağı kabulünden hareketle sanığın suç işleme kastının ve suçun unsurlarının tamam olduğunun varsayılması, masumiyet karinesine aykırı bir çıkarım olduğu gibi suçta ve cezada kanunilik ilkesini de çiğnemektedir.[5]
Sonuç
“Hayatın olağan akışı”, hakimlerin sevdiği sihirli kavramların başında geliyor ve sıklıkla kullanılıyor. Bu ibareye bir argümantasyon aracı olarak vakıalarla normlar arasında ilişki kurulmasında, delillerle normun ilişkilendirilmesinde ve sanık hakkındaki isnatlar bakımından somutlaştırma ve bireyselleştirme yapılırken yer verilmesinde hiçbir sakınca yok. Yargıtay ve AYM’ye göre “hayatın olağan akışı” tek başına delil olamaz, yalnızca diğer somut delillerin bir destekleyicisi yahut somut delillerin değerlendirildiği bir mantık süzgeci olabilir. Buna karşılık uygulamada durumun her zaman böyle olmadığını, “hayatın olağan akışının” gerçek delillerin yokluğunda ya da delil ile eylem/fail arasında geçerli bir düşünsel bağ kurulamadığında dahi mahkumiyet hükmüne aksi ispat edilemeyen bir karine olarak dayanak yapıldığını, bir ispat kısa yolu olarak kullanıldığını biliyoruz. Özellikle istinafta kesinleşen ve Yargıtay incelemesinden geçmeyen veya geçse dahi bu hususa dikkat edilmeyen mahkumiyetler, ciddi hak ihlalleri ve sonuçta muhatap kişilerin hayatında ciddi ve geri alınamaz sonuçlar doğurma riski teşkil etmekte. Bu riskin önüne geçmek veya en azından bu riski azaltmak için, “hayatın olağan akışı” ölçütünün yukarıda belirtilen esaslar doğrultusunda hassasiyetle kullanılmasında fayda bulunmakta.
Dipnotlar
Av. Can Öztürk, “Hayatın Olağan Akışı Ceza Davalarında Ne Kadar Belirleyici”, https://www.canozturk.av.tr/yayin/hayatin-olagan-akisi-ceza-davalarinda-ne-kadar-belirleyici, son erişim 05/07/2026. ↩︎
Bazı derece mahkemesi kararlarında “hayatın olağan akışı” beraat hükmüne dayanak olarak da kullanılmaktadır. Ancak bu yazı, kavramın mahkumiyet hükmünde kullanılmasıyla sınırlıdır. ↩︎
Aksi yönde Yargıtay kararlarının bulunduğunu da not edelim. Örneğin bkz. (Kapatılan) 13. Ceza Dairesi E. 2011/9097, K. 2012/7297, T. 29/03/2012. ↩︎
Örneğin Yargıtay 12. CD, E. 2025/6881, K.2026/2804, T.24/03/2026. ↩︎
Suçta ve cezada kanunilik ilkesi (AİHS md. 7), yerel mahkemelerin kararlarında suçun özünü ilgilendiren hususlara ilişkin olarak iç hukuk uyarınca anlamlı açıklamalar yapmasını, kısacası ilgili ve yeterli gerekçe vermesini gerektirmektedir (Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye, App. No. 15669/20, Grand Chamber Judgment of 26 September 2023). Dolayısıyla gerekçeli karar hakkı, bu somut bağlamda suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bir unsuru olup incelemenin adil yargılanma hakkı kapsamında yürütülmesini zorunlu kılmamaktadır. ↩︎



