Giriş
Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilen ve 12. Yargı Paketi olarak bilinen, Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Adalet Komisyonunda kabul edilen belirsiz alacak davasının kaldırılması, kısmi davaya ilişkin 147 nci maddeye dördüncü fıkra eklenmesi ve duruşma aralıklarının üç ayı geçmeyecek şekilde yapılan değişiklikleri daha önce değerlendirmiştik[1]. Bu yazımızda 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 149 ncu maddesine dördüncü fıkranın eklenmesi; 166 ncı maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinin değiştirilmesi; 168 nci maddenin değiştirilmesi ve 362 nci maddeye bir fıkra eklenmesi ile 371 nci maddeye yine fıkra eklenmesi ne ilişkin değişiklikleri değerlendireceğiz. Son olarak bu yeni hükümlerin zaman itibariye uygulanmasının belirlemeye çalışacağız.
Bu yazının tamamlandığı sırada, incelediğimiz Kanun Teklifi, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülerek bir maddesi dışında kabul edilmişse de henüz Resmi Gazetede yayımlanmamış ve dolayısıyla yürürlüğe girmemiştir.
1. Ön İnceleme Duruşmasının Ses ve Görüntü Yoluyla Yapılabilmesi
Bilindiği gibi Hukuk Muhakemeleri Kanununun 149 ncu maddesinde 7251 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle, ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla tarafların bulundukları yerden duruşmaya katılmalarına ve usûl işlemleri yapılabilmesine, önceki düzenlemeden daha geniş biçimde izin verilmişti. Son yapılan değişikliğe göre, tarafların anlaşması olmasa da, hâkim taraflardan birisinin talebi üzerine duruşmaların ses ve görüntü aktarılması yolu ile gerçekleşmesine izin verebilmektedir (HMK m.149/1). Yine hâkim talep üzerine veya kendiliğinden, tanığın, bilirkişinin veya uzmanın ses ve görüntü nakli yoluyla bulunduğu yerden dinlenilmesine karar verebilir (HMK m.149/2). Hâkim tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde de ses ve görüntü yoluyla dinlenmelerine resen karar verebilir (HMK m.149).
Son kanun teklifi ile bu maddeye eklenen dördüncü fıkraya göre;
“(4) Ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla bulundukları yerden duruşmaya katılmasına karar verilenler hakkında, 154 üncü maddenin üçüncü fıkrasının (ç) bendinde belirtilen ikrar, yeminin edası, davanın geri alınmasına muvafakat, davadan feragat, davayı kabul ile sulh olma hâlleri hariç olmak üzere, elle atılan imzaya ilişkin hükümler uygulanmaz.”
Bu düzenlemenin gerekçesine göre:
“ Düzenlemeyle, ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla bulundukları yerden duruşmaya katılmasına karar verilenler hakkında, ikrar, yeminin edası, davanın geri alınmasına muvafakat, davadan feragat, davayı kabul ile sulh olma hâlleri hariç olmak üzere, elle atılan imzaya ilişkin hükümlerin uygulanmayacağı belirtilmektedir. 6100 sayılı Kanunun 154 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında duruşma tutanağında mutlaka yer alması gereken hususlar düzenlenmiş olup, fıkranın (ç) bendinde ikrarın, yeminin edasının, davanın geri alınmasına muvafakatin, davadan feragatin, davayı kabule ilişkin beyanlar ile sulh müzakereleri ve sonucunun taraflarca imza edilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır. İmza alınmasını gerektiren söz konusu zorunluluklar hariç olmak üzere taraf vekillerinin ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla bulundukları yerden duruşmalara katılabilecekleri açıkça düzenlenmektedir. Böylelikle fiziksel engeller veya coğrafi uzaklık nedeniyle mahkemeye erişimde zorluk yaşayan kişilerin yargılamaya etkin katılımı sağlanarak, adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan mahkemeye erişim hakkı güçlendirilmektedir”.
Bu maddenin asıl amacı, ön inceleme duruşmasının, tarafların bulunduğu yerden ses ve görüntü yoluyla katılabilmesi sağlanarak yapılabilmesidir. Hukuk Muhakemeleri Kanununun 140. maddesinin üçüncü fıkrası ile Adli Yargı Yönetmeliğinin 201 nci maddesine göre, tarafların ön inceleme tutanağını elle imzalamaları zorunluğunun, belli işlemler ayrık olmak üzere kaldırılarak, ön inceleme duruşmasının ses ve görüntü nakli yolu ile yapılması sağlanmak istenmiştir. Uygulamada ön inceleme tutanağının duruşmasında hazır bulunan taraflarca imzalaması aranmaktadır. Yeni getirilen düzenleme ile sulh, ikrar, yeminin edası, davanın geri alınmasına muvafakat, davadan feragat, davayı kabul ile sulh olma halleri için elle atılan imza zorunluğu kabul edilerek, bu haller dışında ön inceleme duruşmasının ses ve görüntü nakli yoluyla yapılabilmesi mümkün hale getirilmiştir.
Gerekçede de belirtildiğine göre, böylelikle fiziksel engeller ya da coğrafi nedenlerle mahkemeye erişimde zorluk yaşayan kişilerin yargılamaya katılması sağlanmak istenmiştir. Yine gerekçeye göre bu şekilde etkin katılımın sağlanması ve adil yargılanma hakkının korunması gerçekleştirilmek amaçlanmıştır.
Öncelikle belirtmeliyim ki bu yöndeki düzenleme, uygulamada ön inceleme duruşmasının amacına uygun yapılamamasının bir sonucudur. Bunun pek çok sebebi olmakla birlikte, dosya sayısının fazla oluşu, duruşmaların mümkün olduğu kadar kısa sürede bitirilmek istenmesi, tarafların ve hâkimin ön inceleme duruşmasına her zaman dosya hakkında bilgi sahibi olmadan çıkması, ön inceleme duruşmasını tamamlanması gereken bir formalite olmaktan öte götürmemiştir. Hatta Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlüğe girdiği yıllarda ön inceleme yapılmadan tahkikatın yürütülmesi girişimleri içtihatlar yoluyla önlendikten sonra, genellikle önceden hazırlanmış olan ön inceleme tutanaklarının kopyalanıp yapıştırılarak, ön inceleme duruşması adeta geçiştirilmiştir. Ön inceleme aşamasında gerçekleştirilmesi gereken, tarafların sulha teşvik edilmesi lâf olsun diye bir soru ile geçiştirildikten sonra, yine tarafların anlaştıkları ya da anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, duruşma beş on dakika içinde tamamlanmaktadır. Elbette bu şekilde gerçekleştirilen ön inceleme duruşması tahkikatın bundan sonraki aşamasına hiçbir olumlu katkı sağlamamaktadır. Bu durum ise ön incelemenin gereksiz olduğu biçiminde anlaşılarak, tarafların bizzat duruşmaya katılmasına da gerek olmadığı sonucuna ulaşmaya neden olmuştur. Böyle olunca zaten bir yarar sağlamayan ön inleme duruşmasına tarafların veya vekillerinin bizzat katılmasının gerekli olmadığı düşünülmüş olabilir. Halbuki ön inceleme duruşması, dava şartlarının ve varsa ilk itirazların incelenmesi bakımından da son derece önemlidir. Bu yapılmadığı için yıllar sonra görevsizlik veya yetkisizlik kararları verilebilmektedir. Yine dava takip yetkisi, vekâlet ehliyeti, dava ehliyeti gibi ön inceleme aşamasında incelenerek karar bağlanması gereken dava şartları incelenmeden tahkikata geçilebilmektedir. Hatta dava şartlarının hâkim tarafından her zaman incelenebileceği gerekçe gösterilerek, ön inceleme aşamasında inceleme yapılamamaktadır.
Ön inceleme aşamasında taraflar arasındaki uyuşmazlık konusunun belirlenmesi, sunulan deliller ile incelenmesi bakımından da son derece önemlidir. Bu konuda da bir belirleme yapılmadığından, uyuşmazlığın çözümü ile ilgisi olmayan deliller tahkikat aşamasında incelenebilmekte ve gereksiz tartışmalar yüzünde zaman kaybı yaşanmaktadır. Basit bir örnek vermek gerekirse, davalının dava takip yetkisinin olmadığı usule uygun biçimde ileri sürüldüğü halde, bunun daha sonra inceleneceğine karar verilebilmektedir. Hal böyle iken ön inceleme duruşmalarının ses ve görüntü nakli yolu ile gerçekleştirilmesi asıl sorunların çözümüne nasıl bir katkı sağlayabilecektir? Bu yeni getirilen düzenleme adeta ön inceleme duruşmasının uygulamada gereği gibi yapılamaması kabullenilerek, bu duruma çözüm bulunamamasının sonucudur. Böylelikle ön inceleme duruşmalarının amacına uygun olmayan biçimde geçiştirilmesine katkı sağlanmış olacaktır. Bu aşamanın, taraflar ve vekillerinin yüz yüze tartışarak değerlendirilmesi ile çözümü yerine, sadece tarafların söylediklerinin duruşma tutanağına geçirilerek tamamlanması ve şablon biçiminde hazır olan duruşma tutanağının yapıştırılması sonucunu doğuracaktır. Bu uygulama devam ettiği sürece, yani ön inceleme duruşması amacına uygun biçimde gerçekleştirilemezse, bunun sonucu olarak ön inceleme duruşmasının aslında gereksiz olduğu sonucuna varılarak kaldırılması gündeme gelebilecek ve muhtemelen gelecek bir yargı paketinde ya da paketlerinden birisinde kaldırılması yoluna gidilebilecektir.
Bu maddede yapılan değişiklikle ses ve görüntü nakli yoluyla gerçekleştirilen ön inceleme duruşmasında ikrar söz konusu olur, davadan feragat edilir, dava kabul edilir ya da taraflar sulh olursa, duruşma sonunda tutulan tutanağın taraf ya da taraflarca elle imzalanması gerekecektir. Peki ses ve görüntü nakli yolu ile yapılan ön inceleme duruşmasına karar veren hâkim, o duruşmada elle atılması gereken işlemlerin yapılacağını önceden bilecek midir? Hâkimin önceden bunu bilmesi mümkün olmadığı halde, ses ve görüntü nakli yolu ile duruşmanın yapılmasına karar vermesi mümkün olacaktır. Eğer taraflar sulh olursa, tutanağı elle imzalamaları gerekecek ve bunun için bir zaman kaybedilecektir. Ancak bu ihtimalin uygulamada çok az olduğu öngörülerek bu imzaların sonradan tamamlanmasının daha pratik olacağı söylenebilir. Çünkü tarafların sulh olmaları konusunda da uygulamada bir çaba sarf edilmemekte, sadece tutanağa geçirilmek için bu aşama, şeklen yerine getirilmiş gibi gösterilmektedir.
Bu maddenin gerekçesinde yer verilen, tarafların bulundukları yerden duruşmaya katılması gerçekten yargılamaya etkin katılımı ve adil yargılanma hakkının bir gereği midir? Eğer bu açıdan bakılırsa, mahkemelerin yetkisine ilişkin düzenlemelerin ve genel kurala göre davanın davalının bulunduğu yerde açılmasının bu düşünceyle nasıl bağdaştığının da sorgulanması gerekir. Yine tarafın bulunduğu yerden duruşmaya katılmak zorunda oluşu, adli yargılanma hakkı ile nasıl ilgilendirilebilmektedir?
Kanunlarımızda yer alan hükümlerin amacına uygun biçimde uygulanamaması üzerine, bu konudaki sorunların giderilerek doğru uygulamanın sağlanması yerine, bu maddelerin mevcut kanundan çıkarılarak yargının hızlanacağını ve yargıdaki gecikmelerin giderileceğini düşünülmek kabul edilebilir bir çözüm değildir. Bugüne kadar yapılan girişimler, bu tür çabalar hiç bir olumlu sonuç vermemiştir. Bu konuda o kadar başarısız girişimler olmasına rağmen halen bu yönde ısrar edilmesi anlaşılabilir değildir.
Zaman zaman kanunlarından, uygulamalarından yararlandığımız, hatta tercüme edilerek kanunlarımıza aldığımız, Almanya, İsviçre ve Avusturya hukukunda da ön inceleme karşılığı hazırlık duruşmaları mevcuttur (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Dırenisa, E., Medenî Yargılamada Ön İnceleme Aşaması, İstanbul 2021, s. 65 vd.). Bu ülkelerde duruşmaların gereği gibi uygulanması sağlanırken, ses ve görüntü yolu ile yapılması ve bu şekilde etkin katılımın ve adil yargılamanın gerçekleşmesi gibi bir düşünce ortaya atılmamıştır. Yapılması gereken, mevcut kanun hükümlerinin amacına uygun biçimde uygulanmasını sağlamak ve bunun önündeki engelleri, bilgi eksikliğinin ortadan kaldırmaktır. Bunun yerine en kolay olanı, o maddeyi kaldırmak olabilecektir. Bu adeta acemi tamircinin söktüğü parçaları yeniden monte ederken, bazı parçaların yerlerini doğru tespit edememesi üzerine, bu parçaları gereksiz görerek monte etmekten kaçınmasına ve bu parçaların gereksiz olduğunu söylemesine benzemektedir.
2. Davaların Birleştirilmesine İlişkin Kararın Kesinleşmesinden Sonra Bağlayıcı Olması
MADDE 24- 6100 sayılı Kanunun 166 ncı maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“ İlk davanın açıldığı mahkeme birleştirme kararının kesinleşmesinden itibaren bununla bağlıdır.”
Bu değişikliğin Gerekçesine göre:
“Anayasa Mahkemesinin 17/6/2025 tarihli ve E: 2024/237, K: 2025/137 sayılı kararıyla, maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “ve bu karar, diğer mahkemeyi bağlar.” ibaresi iptal edilmiş ve iptal kararı 25/9/2025 tarihli ve 33028 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe girmiştir.
Anayasa Mahkemesi; aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki mahkemeler arasında verilen birleştirme kararının ilk davanın açıldığı mahkemeyi bağlamasına ilişkin kuralı
kanuni hâkim ilkesine aykırı bularak iptal etmiştir.
Yapılan düzenlemeyle, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gerekçesini de karşılayacak bir biçimde ikinci davanın açıldığı mahkemece verilen birleştirme kararının ancak kesinleşmesiyle birlikte ilk davanın açıldığı mahkemeyi bağlayacağı hüküm altına alınmaktadır. Teklifle, Kanunun 168 inci maddesinde yapılması öngörülen değişiklikle bu maddede yapılan değişiklikle uyumlu olacak şekilde aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki mahkemeler arasında verilen birleştirme kararlarına karşı istinaf kanun yoluna başvurulabileceği açıkça düzenlenmektedir. Her iki değişiklik birlikte değerlendirildiğinde bu konuda verilen kararlara karşı esas hükümle birlikte istinaf kanun yoluna başvurulma zorunluluğu olmaksızın birleştirme kararına karşı müstakilen istinaf kanun yoluna başvurulabilecektir”.
Bilindiği gibi, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 166. maddesinde davaların birleştirilmesi düzenlenmiştir. 166. maddenin ilk fıkrasının son cümlesine göre;
“Birleştirme kararı, ikinci davanın açıldığı mahkemece verilir ve bu karar, diğer mahkemeyi bağlar” biçimindedir.
Bu hükme karşı Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesi birleştirme kararının hâkimi bağlayıcı olmasını Anayasaya aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesi birleştirme kararının bağlayıcı olmasının, bu konuda keyfi karar verilmesi halinde bir denetimin öngörülmemiş olması, hukuka aykırı biçimde birleştirme kararı verilebileceği, birleştirme kararı ile bağlı olan mahkemenin bu konuda davaların ayrılmasına karar verebilirse de bu mahkemenin kendisine birleştirilme kararı ile gönderilen davaya bakmak sorunda bırakılmasının kanuni hâkim güvencesine aykırı olduğu gerekçesi ile vermiştir. Maddede yapılan değişiklik, Anayasa Mahkemesinin kararı doğrultusunda olmuştur. Bu değişiklikten sonra birleştirme kararına karşı istinaf yoluna başvurulabilecek ve bu karar kanun yolu denetiminden geçtikten sonra birleştirilen mahkemeyi bağlayacaktır.
Anayasa Mahkemesi kararların uymak hâkimler için bir zorunluluktur. Keza kanun koyucu da Anayasa Mahkemesinin anayasaya aykırı bularak iptal ettiği hükümlere uygun düzenleme yapmalıdır. Bu açıdan yapılan düzenlemenin yasama organı bakımından bir zorunluluk olduğu bir gerçektir.
Hukukumuzda davaların birleştirilmesi gibi usulî nitelikteki nihai kararlara karşı özel bir hukuki çare ya da kanun yolu öngörülmediğinden, birleştirme kararına karşı kanun yoluna başvurusu imkânı uygulamada davaların gecikmesine sebep olabilecektir. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen hükümde hâkimin birleştirme kararı ile bağlı olacağının kabulü de bu düşüncenin sonucudur. Yeni düzenlemeden sonra başvurulacak istinaf incelemesinin yaklaşık bir yıl kadar sürmesi düşünürse, bu düzenlemenin anayasaya aykırılığı ortadan kaldırırken, başka bir soruna sebep olduğu açıktır. Bu konuda olması gereken, bu tür ara kararı ya da usulî nitelikteki nihai kararlara karşı daha kısa sürede çözümlenebilecek hukuki çarelerin tartışılarak kabul edilmesi olabilir.
3. Birleştirme Kararına Karşı sadece İstinaf Yoluna Başvurulabilir
MADDE 25- 6100 sayılı Kanunun 168 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 168- (1) Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde görülmekte olan davalar yönünden verilen birleştirme kararına karşı sadece istinaf yoluna başvurulabilir.
(2) İlk derece mahkemelerince verilen ayırma kararlarına karşı istinaf yoluna; bölge adliye mahkemelerinin birleştirme ve ayırma kararları hakkında ise temyiz yoluna, ancak hükümle birlikte gidilebilir. Şu kadar ki, bu husus tek başına, bölge adliye mahkemesinde hükmün kaldırılarak esastan incelenme; Yargıtayda ise bozma sebebi teşkil etmez.”
Maddenin Gerekçesi şu şekildedir:
“ Maddeyle 6100 sayılı Kanunun 168 inci maddesinde değişiklik yapmak suretiyle Teklifle Kanunun 166 ncı maddesinde yapılması öngörülen değişikliğe uyum sağlanması amaçlanmaktadır.
Düzenlemeyle, aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki mahkemeler arasında verilen birleştirme kararına karşı esas hükmün verilmesi beklenmeksizin müstakilen istinaf kanun yoluna başvurulabileceği açıkça hüküm altına alınmaktadır. Yapılan bu değişiklikle birlikte, maddenin mevcut diğer hükümleri bakımından bir değişiklik öngörülmemektedir”.
Bu madde 166 ncı maddenin birinci fıkrasında yapılan değişikliğin tamamlayıcısı olarak kabul edilmiş ve böylelikle birleştirme kararlarına karşı kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir. Mevcut hükümde birleştirme veya ayırma kararlarına karşı istinaf yoluna ancak esas hükümle birlikte başvurulabilmesi kabul edilmişken, maddede yapılan değişiklikle, esas hükme gerek olmaksızın birleştirme kararları hakkında istinaf yoluna başvurulabileceği kabul edilmiştir.
Maddenin ikinci fıkrasında, ilk derece mahkemelerinin ayırma kararına karşı istinaf yoluna; bölge adliye mahkemelerinin ayırma kararına karşı temyiz yoluna esas hükümle birlikte başvurulabileceği tekrarlanmış ve ayrıca bu kararların esastan incelenmesinde tek başına kararın kaldırılması ya da bozma sebebi teşkil etmediği tekrarlanmıştır.
Bu madde için de mahkemelerin ara kararları ile usuli nitelikteki nihai kararlarına karşı istinaf ya da temyiz yerine daha kısa sürede sonuçlanabilecek ve usul ekonomisine de daha uygun hukuki çarelerin düşünülmesi gerektiği görüşündeyim. Bu konuda Alman hukukundaki gibi istinaf aşamasında çok daha kısa sürede sonuçlanabilecek “acele istinaf” gibi bir hukuki çare düşünülebilir (Bu konuda görevsizlik kararı hakkında bu yönde öneri hakkında bkz. Özekes, Pekcanıtez Usul, III, s.2157; Aslan, A.Ç., Medenî Usûl Hukukunda Görev, 2022, İstanbul, s. 697 vd.).
168 nci maddeye eklenen ikinci fıkra ile ilk derece mahkemelerince verilen ayırma kararlarına karşı istinaf yoluna tek başına gidilemeyecektir. Benzer şekilde bölge adliye mahkemelerinin verdiği ayırma kararlarına karşı da ancak esas hükümle birlikte temyiz yoluna başvurulabilecektir. Ancak her iki halde de bu konudaki aykırılık tek başında istinaf aşamasında kararın kaldırılması ya da temyiz aşaması sonunda bozma kararı verilmesine sebep olmaz. Bu başvuru sonunda esas hakkında karar kaldırılır ya da bozulursa, bu durumda ayırma kararının aykırılığı dikkate alınarak bu sebeple de hüküm kaldırılır ya da bozulabilir.
Bu fıkra hükmü, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 168 nci maddesinde, davaların birleştirilmesi ve ayrılmasına ilişkin kararlar için ortak düzenlenmişti. Yeni düzenleme ile birleştirme kararlarına karşı bağımsız biçimde kanun yoluna başvurulabilirken, ayırma kararları için 168 nci maddedeki gibi, esas hükümle birlikte kanun yoluna başvuru kabul edilmiş ve bu hususun tek başına hükmün kaldırılması ya da bozulması sebebi sayılmayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle ayırma kararları için mevcut durum önceki düzenlemeden farklı olmayıp, mevcut düzenleme korunmuştur.
4. İstinaf Mahkemesinin İlk Derece Mahkemesi Kararını Kaldırarak Yeniden Verdiği Karara Karşı Temyiz Sınırı
MADDE 26- 6100 sayılı Kanunun 362 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“(3) Bölge adliye mahkemesinin yaptığı inceleme sonucunda istinaf başvurusunun kısmen veya tamamen kabul edilerek yeniden esas hakkında verilen karar, miktar veya değeri itibarıyla 341 inci maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen parasal sınırın üzerinde olması halinde temyiz edilebilir. Bu kararın, miktar veya değeri itibarıyla 341 inci maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen parasal sınırı geçmemesi halinde temyiz yoluna başvurulamaz.”
Maddenin Gerekçesine göre:
“Anayasa Mahkemesinin 26/2/2026 tarihli ve E: 2026/49, K: 2026/48 sayılı kararıyla, maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin “istinaf başvurusunun kısmen veya tümden kabulü hali” yönünden iptaline karar verilmiştir. Karar, Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla birlikte yürürlüğe girmiştir.
Anayasa Mahkemesi söz konusu kuralı; istinaf başvurusu kabul edilerek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması ve işin esası hakkında yeni bir karar verilmesi hâlinde istinaf mahkemesinin ilk elden verdiği bu karara karşı temyiz kanun yoluna başvurulamamasını hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirdiği gerekçesiyle hak arama hürriyetine aykırı bulmuştur.
Maddeye eklenen fıkrayla, istinaf başvurusunun kısmen veya tamamen kabul edilerek yeniden esas hakkında verilen kararların, miktar veya değeri itibarıyla 341 inci maddenin ikinci fıkrasındaki parasal sınırın üzerinde olması halinde bu kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabileceği açıkça düzenlenmektedir. Söz konusu hükümle, istinaf mahkemelerince kaldırma kararı sonrası yeniden verilen kararlar bakımından taraflara hükmün denetlenmesini talep etme hakkı getirilmektedir. Ayrıca, söz konusu karar miktar veya değeri itibarıyla 341 inci maddenin ikinci fıkrasındaki parasal sınırı geçmemesi halinde temyiz yoluna başvurulamayacaktır. Böylelikle, bölge adliye mahkemelerinin istinaf başvurusunu kısmen veya tamamen kabul etmesi nedeniyle ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak yeniden esas hakkında verdiği kararlara karşı ilk derece mahkemeleri için geçerli olan kesinlik sınırı dikkate alınmak suretiyle temyiz kanun yoluna başvurulabileceği açıkça düzenlenerek, adil yargılanma hakkının daha etkin bir şekilde hayata geçirilmesi amaçlanmaktadır.
Hukuk Muhakemeleri Kanunun 362 nci maddesi temyiz edilebilen istinaf mahkemesi kararları hakkındadır. Bu madde de istinaf mahkemelerinin hangi kararlarına karşı temyiz yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir. Bu maddenin üçüncü fıkrasına eklenen fıkra ile istinaf mahkemelerinin ilk derece mahkemesinin verildiği kararı kaldırarak yeniden vermiş olduğu kararın temyizine ilişkin düzenleme yapılmıştır.
Eklenen üçüncü fıkradaki düzenleme, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ettiği yönünde yapılmış olan yeni bir düzenlemedir. Bu düzenleme ile istinaf aşamasında ilk derece mahkemesinin kararı kaldırılarak yeni bir karar verilmesi halinde, temyiz kanun yoluna başvurabilmek için kesinlik sınırı, 341. maddenin ikinci fıkrasına göre belirlenecektir. Bu fıkraya göre, temyiz sınırında, ilk derece mahkemesinin kararlarına karşı başvuru aşamasındaki temyiz sınırı uygulanacaktır. Başka bir ifade ile bu karar ilk derece mahkemesi tarafından verilmiş olsaydı miktar veya değer bakımından hangi tutar esas alınacaksa, buna göre kesinlik sınırı belirlenecektir. Yine manevi tazminat davaların verilen karara karşı temyiz yoluna başvurulabilecektir. Bu iki düzenlemeye göre, ilk derece mahkemeleri bakımında geçerli olan istinaf sınırı, istinaf mahkemesinin ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak kendisinin vermiş olduğu karara karşı temyiz yoluna başvuru içinde uygulanacaktır.
5. İlk Derece Mahkemelerinin Vermiş Olduğu Görevsizlik ya da Yetkisizlik Kararları Temyiz Aşamasında Bozma Sebebi Sayılmayacaktır (Bu Madde Teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisinde Kabul Edilmemiştir!)
MADDE 27- 6100 sayılı Kanunun 371 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“(2) Bölge adliye mahkemelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararlar hariç olmak üzere, ilk derece mahkemelerinin sadece görevsiz veya yetkisiz olduğu gerekçesiyle bozma kararı verilemez.”
Maddenin Gerekçesine göre;
“ Düzenlemeyle, bölge adliye mahkemelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararlar hariç olmak üzere, ilk derece mahkemelerinin sadece görevsiz veya yetkisiz olduğu gerekçesiyle Yargıtay’ın bozma kararı veremeyeceği açıkça hüküm altına alınmaktadır. İlk derece mahkemelerinin verdiği kararlar görev ve yetki de dâhil olmak üzere bölge adliye mahkemelerince incelenmektedir. Bu konuda bir aykırılık varsa bölge adliye mahkemeleri istinaf incelemesi aşamasında bu aykırılığı giderebilmektedir. İstinaf aşamasından sonra temyiz incelemesinde görevsizlik ve yetkisizlik nedeniyle bozma kararı verilmesi davaların uzamasına neden olmaktadır. Düzenleme, davaların uzamasının önüne geçilerek yargılamaların makul sürede sonuçlanmasına katkı sağlayacaktır. Böylelikle, makul sürede yargılanma hakkının daha etkin bir şekilde hayata geçirilmesi amaçlanmaktadır. Belirtmek gerekir ki, bölge adliye mahkemelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararlar bakımından görev veya yetki nedeniyle bozma kararı verilebilecektir”.
Bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmemekle birlikte, Kanun Teklifi esas alınarak değerlendirilecektir.
Bu maddenin asıl gerekçesi, Yargıtay’ın temyiz incelemesi aşamasında halâ görev ve yetki sebebiyle bozma kararı vermek zorunda kalmasıdır. Bunun en önemli sebebi ise, ön inceleme aşamasında görev ve yetki konusunun titizlikle ve dikkatlice incelenmeden kabul veya reddedilmesidir. İkincisi ise, özel mahkemelerin görevi hakkında uygulamada uzun yıllar tereddüt yaşanmasıdır. Bilindiği gibi yeni kurulan özel mahkemeler fikri haklar, aile ve deniz ihtisas mahkemelerinde görülecek davalar hakkında mevcut davalar bakımından tüm tereddütleri ortadan kaldıracak, zaman itibariyle uygulama maddesi konulmadığından, yıllarca bu davaların hangi mahkemede görüleceği hakkında tereddütler yaşanmıştır.
Kamu düzenine aykırılık olarak kabul edilen görev ve kamu düzeni amacıyla kabul edilmiş olan kesin yetki kurallarına aykırılık, artık temyiz incelemesinde dikkate alınmayacak, adeta görmezden gelinecektir. Böylelikle temyiz aşamasında verilen kararların, görev ya da yetki sebebiyle bozulması halinde yargılamanın uzaması ve makul süre içinde tamamlanamaması önlenmiş olacaktır. Görev ve yetki konusundaki bu duyarlılık, görev ve yetki kuralarına aykırılığın uygulamada temyiz aşamasında çok sık görülmesinin de sonucudur. Benzer şekilde dava şartı olan yargı yoluna aykırılık, dava takip yetkisi, vekâlet ehliyeti taraf ya da dava ehliyeti ya da hukuki yararın bulunmaması derdestlik gibi sebeplerle temyiz aşamasında verilen bozma kararları davaların uzamasına neden olabilmektedir. Bu dava şartları için de kamu düzenine aykırılık kabul edildiği halde görev ve yetki için temyiz aşamasında istisna getirilmektedir. Bu değişikliğin sebebi yıllarca tamamlanamayan dosyaların temyiz aşamasına gelindiğinde sırf görev ya da yetki kuralına aykırılık sebebiyle bozulması sebebiyle duyulan tepkiden kaynaklanmaktadır. Bundan sonra uygulamada bu sebeple artık temyiz aşamasında bu sebeple bozma kararı verilemeyecektir.
Bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği görevsizlik ya da yetkisizlik kararları ise temyiz edilebilecektir. Örneğin bölge adliye mahkemesinin tahkim sonunda verilen hakem kararının iptali üzerine verdiği görevsizlik ya da yetkisizlik kararı temyiz edilebilecektir.
İlk derece mahkemelerinin vermiş olduğu yetkisizlik ya da görevsizlik kararı temyiz incelemesi aşamasında esastan bozulursa, bu durumda Yargıtay görev ya da yetki yönünden de bozma kararı verebilecektir. Yani temyiz aşamasında sadece görev ya da yetki kuralına aykırılık sebebiyle bozma kararı verilemeyeceği kabul edilmiştir.
6. Yeni Kabul Edilen Hükümlerin Zaman İtibariyle Uygulanması
Hukuk Muhakemeleri Kanununun bazı maddelerini kaldıran, değiştirilen ya da yeni eklenen hükümlerinin zaman itibariyle yürürlüğü konusunda sadece belirsiz alacak davası hakkında özel hüküm bulunmaktadır. Geçici 1. maddenin gerekçesine göre
“….yürürlükten kaldırılma tarihinden önce açılan davalar bakımından 107 nci madde hükümlerinin uygulanmasına devam edileceği açıkça hüküm altına alınarak, hak kayıplarının önüne geçilmesi ve uygulama birliğinin sağlanması amaçlanmaktadır” denilmiştir.
Bu düzenlemeye göre, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan belirsiz alacak davaları kesin verilinceye kadar görülmeye devam edilecektir. Acaba 107. maddenin kaldırılmasından sonra, belirsiz alacak davasının açılması mümkün olmayacak mıdır? Bu konuda kısmi davaya üçüncü fıkranın ilavesinden sonra, davacının belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararın olmayacağı söylenebilir. Zira davacı, belirsiz alacak davasının kısmi dava olarak açabilecek ve zamanaşımım bakımından da belirsiz alacak davasındaki imkândan yararlanabilecektir. Ancak belirsiz alacak davası açılmasında davacının halâ hukuken korunan bir yararının olduğu söylenebilir. Örneğin tahkikatın sonunda hâkim davacıya talep sonucunu arttırabileceğini hatırlatacak ve kendisine kesin bir süre verecektir. Kısmi davada ise böyle bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu konuda sorulması gereken bir soru da; belirsiz alacak davasının kaldırılmasından sonra davacı belirsiz alacak davası açarsa, bu dava red mi edilecek, yoksa kısmi dava olarak mı anlaşılacaktır?
Belirsiz alacak davası açılmasının sonuçları ve niteliği, kısmi dava ile karıştırılmadan sadece belirsiz alacak davası kaldırılmış olsaydı, uygulamada belirsiz alacak davasının açılmaya devam edileceği konusunda hiç tereddüt bulunmayacaktı. Zira bu konuda belirsiz alacak davasına ilişkin bir hüküm olmasa da alacağını belirleyemeyen davacının belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararı olacak ve bu davalar görülmek zorunda kalacaktı. Hukuk Muhakemeleri Kanunundan önce bu davanın uygulamada açılmamasının sebebi, bu dava türünün bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. İdari yargıda ise tam yargı davaları içindeki yer alan tazminat talepleri bakımından belirsiz alacak davası açılabilmiş ve bu konudaki içtihadı birleştirme kararından sonra bir düzenleme yapılması da gerekmemiştir.
Belirsiz alacak davasından kaçışın ve bu davanın kaldırılmasının tek sebebi, alacağın gerçekten belirsiz olup olmadığını belirlemenin uygulamada zor ve karmaşık olmasıyla açıklanabilir. Ancak Yargıtay kararları ile bu davalar yanlış açılsa bile, hukuki yarar yokluğundan reddedilmesi yerine, davacıya süre verilerek talep sonucunu değiştirmesine izin verilmekte ve bu olumsuzluk giderilebilmekteydi. Bu dava türünün kaldırılması yönündeki başlangıçta ileri sürülen görüşlerin de haklı bir sebebi kalmamıştı.
Hukuk Muhakemeleri Kanunundan önce bilinmeyen ve pek çok kişinin bu nedenle hak kaybına uğramasına neden olan bu dava türü, Hukuk Muhakemeleri Kanununda düzenlenmesinden onbeş yıl sonra tüm kazanım ve olumlu sonuçları dikkate alınmadan kaldırılmıştır. Getirilen yeni düzenleme, uygulama ve medenî usûl hukuku doktrini bakımından önemli bir eksiklik olacaktır. Ayrıca belirsiz alacak davasının kısmi dava ile karıştırılarak hazırlanan son düzenlemesi, sadece belirsiz alacak davasına değil, diğer dava türlerinden eda ve kısmi davaya da ciddi bir şekilde zarar vermiştir. Örneğin eda davasının açan davacı talep sonucunun arttırmak için sadece bir kez ıslah yoluna başvurabilirken, aynı davacı kısmi dava açarsa, talep sonucunu önce yeni düzenleme gereği ve ardından gerekirse ıslah yolu ile ikinci kez arttırabilecektir. Bu konuda haklı bir sebep için kanun koyucunun düzenlemesi böyle denilecektir.
Yeni hibrit kısmi davanın da uygulamada pek çok soruna neden olacağını göreceğiz. Sadece yeni kısmi dava bakımından iddianın genişletilmesi yasağı uygulanmayacak olması, aynı yasağın eda davasında aranmasını haklı sebebi ne olacaktır? İddianın genişletilmesi ya da değiştirilmesi yasağı dayanılan vakıalar hakkında da geçerli olacak mıdır? Açılan dava, gerçekte kısmi davamı yoksa belirsiz alacak davası olarak mı açıldığının hiçbir önemi olmayacaktır. Peki davalı bakımından silahların eşitliği gereği savunmanın genişletilmesi ya da değiştirilmesi yasağı uygulanmayacak mıdır?
Geçici maddenin “c” bendi gereğince, özel bir hüküm sevk edilmeyen diğer maddeler, Kanunun “yayımı tarihinde” yürürlüğe girecektir.
Zaman itibariyle uygulama hakkındaki Hukuk Muhakemeleri Kanununun 448 nci maddesine göre, yeni hükümler tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla hemen uygulanacağından diğer maddelerin uygulanması şöyle olacaktır:
- Kanunun yayımı tarihinden önce açılmış belirsiz alacak davalarına devam edilecek ve kaldırılan hükümden etkilenmeyecektir.
- Duruşma aralıklarının üç aydan daha uzun olmaması ile ilgili hüküm, Kanunun yayımı tarihinden sonra belirlenecek duruşma aralıkları için geçerli olacaktır.
- Hukuki konularda bilirkişiye başvurulması halinde bunun hâkim bakımından disiplin konusu olması da kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren uygulanabilecektir.
- Yeni düzenlemeye göre kısmi dava açılmasının sonuçları da kanunun yürürlüğe girmesinden sonra açılacak kısmi davalar bakımından geçerli olacaktır.
- Ön duruşmaların ses ve görüntü aktarılması yolu yapılması, bu Kanunun yürürlüğünden sonra talep edilebilecek ve hâkim bu yönde karar verebilecektir.
- Birleştirilme kararları hakkındaki hüküm, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra verilecek kararlar bakımından geçerli olacaktır.
- Ayrılmasına karar verilen dosyalar hakkında istinaf yoluna ve bölge adliye mahkemelerinin ayırma kararları hakkında da istinaf yoluna ancak hükümle birlikte temyize gidilebilecektir. Bu konuda hukuka aykırı karar verilmiş olsa bile tek başına bölge adliye mahkemesinde kararın kaldırılması ya da temyiz incelemesi sonunda bozma sebebi sayılmayacaktır.
- Bölge adliye mahkemelerinin yaptığı inceleme sonunda esas hakkında vereceği yeni hükme karşı temyize başvurulurken, ilk derecedeki istinaf başvurusunda kabul edilmiş olan temyiz sınırı esas alınacaktır.
Sonuç
Hukuk Muhakemeleri Kanunu son değişiklikle birlikte yirminci kez değişmiş oldu. Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten bu yani onbeş yıl içinde yirmi kez değişti. Bu dokuz ayda bir Kanun değişikliği yapıldığını göstermektedir. Bunun yanında kanun hükmünde kararnamelerle de dört kez değişiklik yapıldı ve bunlardan 15.08.2016 tarihli kararname ile 15.08.2017 tarihli kararnameler, 6758 ve 7078 sayılı Kanunlarla aynen ya da değiştirilerek kabul edilmiştir.
Uygulamada karşılaşılan gecikmelerin, yaşanan olumsuzlukların, hukuka aykırılıkların giderilmesi için en kolay çarelerden birisinin kanun hükümlerini değiştirmek olduğu bu sayılardan görülebilmektedir. Bundan sonra da bu değişikliklerin devam edeceği muhtemeldir. Ancak bu değişiklikler gerçekten amaca uygun olsaydı, bu kadar sık kanun değişikliğine gerek olur muydu? Bu zamana kadar uygulamada karşılaşılan tüm sorunların Hukuk Muhakemeleri Kanunundan kaynaklandığı kabul edilmiştir. Bu kadar sık yapılan değişiklikler ise, Kanunun kendi içindeki ahengi bozması yanında, uygulamanın yeni hükümleri uygulamakta zorluk çekmesine de neden olmaktadır. Çoğu zaman bir reform olarak sunulan bu değişiklikler ile amaçlanan hedeflere ulaşılmamaktadır.
Bugüne kadar yapılan değişiklikler ile sağlanan sonuçların gözden geçirerek yapılacak kanun değişiklikleri titizlikle değerlendirilmelidir. Örneğin Hukuk Muhakemeleri Kanununda duruşma aralıklarının ne kadar olacağı konusunda hüküm bulunmamaktadır. Duruşma aralıklarının üç ayı geçmeyecek biçimde ertelenmesi yönündeki yeni hüküm sayesinde yargının hızlanması sağlanacak mıdır? Uygulamada kısa süre önce açılan kira bedelinin tespiti ya da tahliye davalarında İstanbul’da on-oniki ay sonrasına duruşma günü konulurken, bunun sebebi kanunda hüküm bulunmaması değildir. Bunun sebeplerinden birisi dava sayısının fazla oluşudur. Bu giderilmeden kanuna konulan hüküm ne kadar yararlı olabilecektir? Karşılaşılan sorunların gerçek sebepleri belirlenerek, varsa eksiklikler tamamlanarak varılan sonuçların, kanun değiştirmekten çok daha yararlı sonuçlar getireceği yönündeki düşüncemi bir kez daha tekrarlamak istiyorum.
Dipnotlar
Bu değerlendirme için bkz. Pekcanıtez, Hukuk Muhakemeleri Kanununun Erosyon Süreci II, Lexpera ↩︎



