Lexpera Blog

İnanç Konusunun Üçüncü Kişilerden Elde Edildiği İnançlı İşlemler

İrade özerkliği ilkesi, Türk borçlar hukukunun temel ilkelerindendir. İrade özerkliği ilkesinin bir yansıması olarak kabul edilen sözleşme özgürlüğü prensibi, hukuk düzeninin sınırları içerisinde kişilere istenilen tip ve içerikte sözleşme yapma imkânı sunmaktadır. Güncel gelişmelerin dinamikliği karşısında hukuk düzeninin kendilerine sunduğu sözleşme tiplerini yetersiz bulan kişiler, kanunda düzenlenmeyen tip ve içerikte bir sözleşme yapabilir. Tarafların kanunda düzenlenmeyen tip ve içerikte sözleşme yapabilme özgürlüğü, inançlı işlemlerin varlık kazanmasında temel rol oynamıştır. Birçok hukuk sisteminde yasal bir zemine kavuşturulmayan inançlı işlemler, dinamik bir yapıya sahip olan beşeri ve ekonomik ihtiyaçların bir sonucudur. Tarihsel süreç incelendiğinde inançlı işlemlerin yönetim ve teminat amaçlı olarak yapıldığı gözlemlenmektedir. Kurumun ortaya çıkışında o dönemin hukuki imkânlarının yetersizliği tetikleyici bir rol oynamıştır. Günümüzde de durum çok farklı değildir. Tarafların amaçladıkları hukuki sonucu doğuracak hukuki kurumların yetersiz olması veya daha elverişli koşullarda hukuki işlem yapma isteği, inançlı işlemlerin varlık sebebi olmaya devam etmektedir. Bu bağlamda, yönetim amacıyla yapılan saf inançlı işlemlerin fonksiyonunu yerine getirebilecek ve yasal düzenlemesi mevcut bulunan, temsil, vekâlet gibi kurumlar olmasına karşın bu kurumların bünyesinde bulunan sınırlar, saf inançlı işlemlerin tesisi sonucunu doğurmaktadır. Benzer şekilde yasal teminat araçlarının yetersiz oluşu veya elverişsiz bazı hükümleri, kişileri farklı teminat araçlarına yöneltmiş, karma inançlı işlemlerin tercih edilmesine sebep olmuştur.

İnananın teminat veya idare amaçlı olarak malvarlığında yer alan bir şey veya hakkı, güvendiği bir kişiye devrettiği veya bu şey ya da hakkın üçüncü bir kişi tarafından devredildiği, inanılan kişinin de devredilen bu değer üzerinde hukuki işlem ile güdülen amaçtan daha fazla hukuki iktidara sahip olduğu ve nisbi bir talep hakkı veren sözleşme çerçevesinde sınırlandırıldığı işlemlere, “inançlı işlemler” denir. İsviçre-Türk hukukunda yasal olarak düzenlenmeyen inançlı işlem kavramı, doktrin ve yargı uygulamalarıyla kabul görmüş bir müessesedir.

İnançlı işlemlerin bütün görünüm biçimlerinde bazı karakteristik özellikler göze çarpmaktadır. İnançlı işlemin hangi türü olursa olsun, inanç konusu adı verilen malvarlığı değerinin güven duyulan bir kişiye devredilmesi gerekir. İnanç konusunun devredildiği kişi, inanç konusu üzerinde tam bir hak kazanır. Tam hak sahipliği, inanç konusu üzerinde yapılabilecek olan her türlü işlem bakımından bu işlemi yapabilecek yetkiye sahip olmak anlamına gelir. İşlemin diğer unsuru ise tam hak sahipliğini nisbi olarak sınırlandırmaya yarayan ve sui generis bir sözleşme olan inanç anlaşmasıdır. Borçlar hukuku karakterli olan inanç anlaşması, tam hak sahipliği ile sağlanan yetkinin sınırlarını çizmektedir. İnançlı işlemin temel unsurları olan devir işlemi ile inanç anlaşmasının tarafları, aynı kişiler olabileceği gibi farklı kişiler de olabilir. Bir başka deyişle, inanç anlaşmasının tarafları daima birbirleri arasında inanç ilişkisi bulunan inanan ve inanılan kişidir. Ancak inanç konusu her zaman inananın malvarlığında yer almayabilir. Bu bağlamda, inanç konusu adı verilen malvarlığı değeri inanan kişinin malvarlığından çıkabileceği gibi inanç anlaşmasına taraf olmayan üçüncü bir kişinin malvarlığından da çıkabilir. İnanç konusunun üçüncü bir kişinin malvarlığından çıktığı hallerde, inanan ile inanılan arasındaki işlemi, inançlı bir işlem olarak nitelendirmekte bir sakınca yoktur. İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemlerin birçok görünümü olsa da en yaygın görünümü, inanılanın, inananın dolaylı temsilcisi olarak hareket ettiği hallerdir. İnançlı işlemin bu görünümünde inanılan, kendi adına ancak inanan hesabına inanç konusunu elde etmekte, inanç anlaşması uyarınca malvarlığında bulundurup daha sonra inanan veya faydalanan adı verilen kişiye bu malvarlığı değerini devretmektedir. Çoğu zaman inanan kişinin gizlenme isteğinden kaynaklanan bu ilişki, tarafta muvazaa, kanuna karşı hile, nâm-ı müstear ve dolaylı temsili içeren vekâlet sözleşmeleri ile ayrımı güç bir benzerlik gösterir. Öncelikle şu husus önemle vurgulanmalıdır ki inanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemler, tarafta muvazaa hallerinden farklı olarak taraf iradelerinin hukuki işlemi ciddi olarak meydana getirmeye yönelik olduğu geçerli hukuki işlemlerdir. Bu nitelikteki işlemler, kanuna karşı hile teşkil eden işlemlerden de farklıdır. Zira kanuna karşı hile teşkil eden işlemler, geçersizlik yaptırımına tabi tutulurken; inançlı işlemler geçerli bir hukuki işlemin hüküm ve sonuçlarını doğurur. Ancak bazı hallerde inançlı işlemler, elverişsiz kanun hükümlerinden kaçınmak amacıyla yapılabilir. Bu hükümlerin emredici hükümler olduğu durumlarda, işlem kanuna karşı hile teşkil edecektir. İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemler; dolaylı temsili içeren vekâlet sözleşmeleri ile iç içe geçebilirken; nâm-ı müstear kurumunun da bizatihi kendisidir. Dolayısıyla bu üç kurumu, bir arada değerlendirmekte herhangi bir sakınca yoktur.

İnançlı işlemin temel unsuru olan inanç anlaşmasının sui generis bir sözleşme olması beraberinde bazı sorunları da getirmektedir. Zira inanç anlaşmasında, ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların tümüyle öngörülmesi mümkün değildir. Taraflar arasında çıkan uyuşmazlıkların inanç anlaşması uyarınca çözülemediği durumlarda, sözleşme boşluğu söz konusu olur. Bu gibi hallerde, benzer sözleşmelere ait hükümlerin kıyasen uygulanması yoluna gidilir. Doktrinde genel olarak kabul edildiği üzere, teminat amacıyla yapılan karma inançlı işlemlere TMK’nın rehne ilişkin hükümleri uygulanırken; yönetim amacıyla yapılan saf inançlı işlemlere vekâlet sözleşmesine ait hükümler kıyasen uygulanır. İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemlerin çoğunlukla saf inançlı işlem şeklinde ortaya çıkması, vekâlet sözleşmesine ait hükümlerin kıyasen uygulanması sonucunu doğurmaktadır. Ancak kıyasen uygulama mutlak anlamda anlaşılmamalı, inançlı işlemin karakteristik özellikleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

İnançlı işlemin diğer türlerinde olduğu gibi inanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği hallerde de en önemli husus, inanan kişinin korunmasıdır. İnanılanın, inanç konusu üzerinde her türlü tasarruf işlemini yapabilecek olması, kendisine devredilen şeyi veya hakkı üçüncü bir kişiye devrettiği durumlarda yapılan tasarruf işleminin geçerli olması, inananın hukuki konumunu zayıflatmaktadır. Bu sebeple inananın korunması adına faydalanılabilecek kanun hükümlerinin belirlenmesi önemlidir. Bu kapsamda, TBK m. 49/f. II ile TBK m. 509 hükümlerinden faydalanılabileceği kabul edilmektedir. Ancak her iki hüküm de inanan kişinin tam manasıyla korunmasına imkân vermemektedir. TBK m. 49/f. II hükmünde söz konusu olan ispat güçlüğü, TBK m. 509 hükmünün taşınmazlara uygulanamaması, korumaya imkân vermeyen sebepler olarak sayılabilir. Her ne kadar inananın korunması meselesi inançlı işlemlerin temel sorunlarından olsa da bu meselenin çözümü adına getirilen öneriler hukuki işlem güvenliğini zedelememelidir. Bu kapsamda, ortaya konulan çözüm önerileri inançlı işlemin karakteristik özellikleri, inananın korunması ve hukuki işlem güvenliği ekseninde ele alınmalıdır.


Bu konu hakkında daha fazla bilgi için Furkan Özdemir'in "İnanç Konusunun Üçüncü Kişilerden Elde Edildiği İnançlı İşlemler" adlı eserine başvurulabilir.

On İki Levha Yayıncılık

Author image
Hakkında Furkan Özdemir
Adana Websitesi