Lexpera Blog

Hukuk Atölyesi'nin 20. Bölüm Konuğu: Prof. Dr. Özlem Gürses

Kalmaktan korkarken, alınabilecek en iyi dereceyle mezun oldum

Özlem Gürses, King's College'da ticaret hukuku öğretim üyesi olarak çalışıyor. 2001 yılında İstanbul Hukuk'tan mezun olan Özlem Hoca'yla İngiltere'deki kariyerini, lisansüstü tezlere ilişkin yöntemleri ve tezlerin uzunluklarını konuştuk.


— 2023 yılının ilk bölümünde konuğum King’s College öğretim üyesi Sayın Prof. Dr. Özlem Gürses. Hocam, hoş geldiniz.

— Hoş buldum.

— Teşekkür ediyorum davetimi kabul ettiğiniz için.

— Seve seve…

— King’s College’dan başlamak istiyorum ama bunun arka planını da merak ediyorum. O yüzden özellikle lise eğitiminizden başlamak istiyorum. Liseyi nerede okudunuz, nasıl bir ortamınız vardı? Hukuku neden tercih ettiniz?

— Ben lisedeyken Ankara’da yatılı sağlık meslek lisesinde okuyordum. O zamanın şartlarında benim planım, on sekiz yaşında mezun olup Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak bir yerde hemşire olarak çalışmaktı. Başka bir düşüncem yoktu. Ablam o zaman Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde öğrenciydi. Bir hafta sonu Ankara’ya geldi ve beni üniversite sınavına hazırlanma konusunda teşvik etmeye çalışıyordu. Benim hiç beklemediğim bir şeydi ablamdan, ben pek oralı olmadım.  Sonra onun ODTÜ’de üniversite öğrencisi olan arkadaşları vardı, onlardan rica etmiş. Siz de Ankara’dasınız, Özlemi bir ODTÜ’ye götürün; ortamı görsün, biraz öğrensin diye. O biraz işe yaradı. Ben bir andan kendimi üniversite sınavına hazırlanmaya çok motive buldum. Biraz geç başladım ama hemen dershaneye yazıldım ve ondan sonra üniversite sınavına hazırlanmaya başladım. Hukuk yazmamın sebebi de dershanedeki tarih öğretmenim bana hangi bölümü yazmak istediğimi sormuştu; ben de listeledim birkaç tane. Bence sen hukuk yazsan iyi olur, dediği için de hukuk yazdım tercihlerim arasında. Bütün tercihlerimi İstanbul’dan yaptım çünkü liseden mezun olduktan sonra ablam onu ziyaret etmemi istediği için İstanbul’a gittim ve orada özel bir hastaneye işe başvurmuştum. Oradan da hemen kabul edilince İstanbul’dan yaptım çünkü kazanırsam hem hastaneye devam edecektim hem üniversiteye devam edecektim. İstanbul Hukuk’u kazandım. Hukuk eğitimim öyle başladı.

— O zaman hukuk fakültesine devam ederken çalıştınız aynı zamanda, değil mi?

— Evet. Dört yıl boyunca çalıştım.

— Peki sonra akademik kariyere yöneliyorsunuz. Burada sizi etkileyen hocalarınız oldu mu? Yani neden akademik kariyere yöneldiniz?

— Aslında ben üniversite eğitimini alırken, özellikle ilk sene, çok bilinçli değildim. Ne okuduğumun, neyi neden okuduğumun derslere gitsem bile çok farkında değildim. Çünkü gece çalışıp nöbette, gündüz hukuk fakültesine gidince tabii ki uykusuzluk etkiliyordu. İlk sene kendime bir düzen de oluşturamamıştım. Yine de o halimle hatırlıyorum, medeni hukuk dersimize bir hoca gelmişti ve o hoca daha sonra ayrıldı üniversiteden. Prof. Dr. Nami Barlas…  Bize birkaç derse gelmişti sadece, ben çok etkilenmiştim onun derslerinden. Çünkü hayatım boyunca da hep böyle oldu. Bilgisi olan ve bu bilgisini aktarabilen insanlardan hep etkilenmişimdir. O da öyleydi ve ona sormuştum ben. Ben de akademisyen olmak istiyorum demiştim. Ben de sizin gibi olmak istiyorum demedim de aslında içinden geçen oydu. O da hangi liseden mezun olduğumu sordu önce. Ben de söyleyince ama Almanca öğrenmeniz lazım, Almanca olmadan olmaz, dedi. Ben bir de o yüzden Almanca kursuna yazıldım, dört sene boyunca Almanca öğrenmeye de çalıştım.  Ama tabii üniversitede akademisyen olmak için kadronun açılmasını beklemek gerekiyor ve ben üniversiteyi bitirdiğim zaman hemen kadro yoktu. Akademisyenlik hep kafamın bir köşesindeydi ama kadro da olmayınca üniversite bitince hastaneden istifa ettim. Çok araştırmadan etmeden nasıl olsa herkes avukatlık stajı yapıyor deyip ben de avukatlık stajına başladım. Onda bir etken de şu oldu: Başka bir hoca daha vardı üniversitede, ona sormuştum. Ben staj yapmak istiyorum bana neler tavsiye edersiniz, diye. O da benim hastanede çalıştığımı öğrenince muhtemelen beni çalışkan olarak düşündü. Tabii benim spekülasyonum… Benimle çalışabilirsin, dedi. Kendisi avukatlık yapmıyordu ama onun ofisinde avukatlar vardı. O yüzden orada staja başladım. Stajda avukatlarla birkaç tane iş yaptım ama çok mutsuzdum, hiç mutlu olmadım. Hoca da aynı zamanda iki tane pratik çalışma kitabı yazıyordu onlara yardım etmemi istedi. ben o pratik çalışma kitaplarının bütün alt çalışmalarını yaptım ve o zaman araştırma yapabileceğimi de görmüş oldum.

— Yüksek lisansa başlamış mıydınız o dönemde?

— Hayır, yüksek lisansta henüz kayıtlı değildim ama İngilizce kursuna gidiyordum, İngilizceyi de öğrenebilmek için. Yüksek lisansa galiba staj bitince başladım. Staj bitince tek istediğim bir şekilde oradan kurtulmaktı. Mutsuz olduğum için çalıştığım ortamda avukatlık yapmak istemediğimi de anlamıştım. İş başvurularında bulunuyordum nerede hukukla ilgili bir iş bulabilirim diye. Sonra üniversitede de kadro açıldı, ben de yüksek lisansa kaydımı yaptırmıştım. Kadro sınavlarına girip deniz ticareti hukukunda asistanlığı kazandım ve orada asistan oldum. Yani ne istemediğimi anlamak da üniversiteyi bitirdikten sonra akademik kariyeri seçmemde bana çok yardımcı oldu.

— Evet, avukatlık stajı esnasında da pratik kitabına katkı sunmanız, avukatlığı sevmemeniz sizi akademiye yönlendirmiş. İstanbul Üniversitesinde ne kadar süreasistan olarak çalıştınız?

— 2002’de başladım, 2005’in sonuna kadar çalıştım. 2005 yılında master için İngiltere’ye gelmiştim ve planım aslında sadece bir sene master yapıp geri dönmekti. Ama başka şekilde gelişti tabii süreç…

— Onları merak ediyorum. Sonra İngiltere’de kalmayı tercih ediyorsunuz…

— Yani master'a başladığım zaman İngilizce bilmemenin çok büyük bir eksikliğini yaşadım.

— Almanca öğrenmiştiniz değil mi İngiltere’ye gitmeden?

— Evet. Yani Goethe Enstitüsü’nde ben dört sene boyunca kursa gitmiştim ve oradan biraz öğrendiğim Almanca vardı. Yani o Almanca ile Almanya’ya gidip Almancamı geliştirsem muhtemelen okuyup yazacak kadar olurdum altyapı oluşmuştu. Ama İngilizce bilmiyordum ve bu bende çok büyük bir eksiklik yaratıyordu. Çünkü bir şeyi İngilizce’ ye çevirmek gerekiyor, küçük bir metin, ama ben bunu çeviremiyordum veya İngilizce bir şey okumam gerekiyor grameri falan da azıcık biliyorum onların yararı olmuyordu. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Bölümü’nün İngilizce kursu var, orada İngilizce kursuna gidiyordum ama yeterli olmuyordu. Yani içimde hep bir hırs, istek daha doğrusu, bu işi ben ancak yurt dışında eğitim alırsam öğrenirim… Deniz Ticareti Hukukunda da o dönemde yine iki seçenek en iyi olarak biliniyordu. Bir tanesi Amerika’da bir tanesi İngiltere’de. Okuyabildiğim kadarıyla kaynaklarda hep İngiliz Hukukuna atıf yapılıyordu. Çünkü mesela sözleşme yapıyorsunuz, sözleşmeye İngiliz hukuku uygulanır diyor; o zaman İngiliz Hukuku uyguluyorsunuz ve bu daha çok karşıma çıktığı için kararımı İngiltere olarak verdim. Ama sonuçta İngiltere’de eğitim pahalı, benim de onu karşılayacak imkanım yok. O yüzden masterı iki sene erteledim çünkü para biriktirmem gerekiyordu. Okul ücretini ödeyebilmek ve yaşam masraflarını karşılayabilmek için...  Bu arada para biriktirirken İstanbul’da öğrenebildiğim kadar İngilizce öğrenmeye çalıştım. İngiltere seçimim bu sebeplerle oldu ama en fazla tabii İngiltere’de eğitim alayım ve İngilizceyi artık kullanabilecek kadar öğreneyim şeklinde. İngiltere’de mastera başladığımda açıkçası ilk dönemde ne yaptığımın çok farkında değildim. Kütüphaneye gidiyordum, okuyordum ama neyi neden okuduğumun çok farkında değildim. Ama bir süreklilik vardı, sürekli olarak okuyordum ve derslere gidiyordum. Bu sürekliliğin faydasını ocak ayından itibaren görmeye başladım. Biz ekimde başladık mastera… Ocak ayından itibaren bir şeyler yerleşmeye başladı ve ben o sırada kendime de bir düzen oluşturmuştum.  O da şöyle oldu: Ben ev sahibimle oturuyordum, onun evinde bir oda kiralamıştım. Ev sahibimin de beş yaşında bir kızı vardı. İngiltere’de çocuklar çok erken uyurlar, akşam yedi-sekiz gibi uyurlar. Erken dememin sebebi Türkiye’deki çocuklarla karşılaştırmam. Sabah erkenden uyanıyordu ve şarkı söylemeye başlıyordu. Benim uyumam istesem de mümkün değildi o uyandıktan sonra. Ben de uyanıyordum ve kütüphane açılınca oraya gidecek şekilde hazırlanıyordum. Her sabah kütüphane açılınca ilk girenlerden birisi ben olduğum için ve kütüphane de boş olduğundan ben hep aynı masada oturuyordum. Orada çalışıyordum, dersim varsa ona gidip geliyordum, kütüphane kapanana kadar yine çalışıyordum. Bir de ev çok soğuktu, ev sahibim kaloriferi hiç açmıyordu. Ev soğuk olunca benim için kütüphane gerçekten büyük bir konfor alanı idi. Laptop falan da götürmüyordum ben çünkü çok distraction oluyordu o zaman. Yani dikkatimi dağıtıyordu… Öyle olunca ben bir düzen oluşturdum kendime ve özellikle ocak ayından itibaren her gün ne yaptığım belliydi. Yurtdışında okuma listeleri verilir her hafta için. Bilmiyorum siz master yaparken de öyle miydi? Ben o listeleri baştan sona kadar takip ettim. Ne okumam gerekiyorsa okudum ve okuduklarımı da hep yazdım, not aldım. Gördüğüm her önemli konuyu not aldım ve o notlar bana mayıs ayında tam sınavlara hazırlanırken çok yardımcı oldu. Üç ders alıyordum, kalırım diye çok korkuyordum. İşte ben aylarca aynı düzende devam ettiğim için, kalırım diye korkarken alınabilecek en iyi dereceyi alıp mezun oldum. Bunu tabii beklemiyordum ama o düzenli çalışmanın getirdiği bir verim oldu. Sınav sonuçları açıklanınca hukuk fakültesi dekanı bana research assistant (araştırma görevlisi) pozisyonu teklif etti. Burada research assistant Türkiye’deki ile aynı değil. Çünkü Türkiye’de araştırma görevlisi olduğunuz zaman master ve doktora yapıyorsunuz akademisyen olarak kalmak için. İngiltere’de research assistant dediğiniz zaman o research assistant’tır. Yani sadece sizin araştırmanıza yardımcı olur. İsterse master da yapar doktora da yapar ama o zaman mutlaka bir tanesinin part time olması gerekir.

— Hocam öncesinde şunu merak ediyorum: Yüksek lisansta toplam ders sayınız kaçtı ve tez yazdınız mı?

— Tabii. Üç ders aldık biz ve onun sonunda da yazın master dissertation (yüksek lisans tezi) yazdık ama bu üniversiteden üniversiteye farklıdır. Bazı üniversitelerde dört ders alabilirsiniz, bazı üniversitelerde üç ders alabilirsiniz, önemli olan kredi sayısıdır.

— Bunu, programın ilerleyen kısımlarında Türkiye’deki tezinizle de karşılaştırmasını yapabiliriz belki diye sordum. Şimdi kaldığınız yerden devam edebiliriz. En son size bir araştırma görevlisi teklifi gelmişti zannediyorum.

— Evet, evet. Affedersiniz ben orada biraz dağıttım konuyu. Bana teklif edilen asistan olmak istiyorsam asistanlık pozisyonu, değilse ve doktora yapmak istiyorsam doktora bursu vardı, onu teklif ettiler. Research assistant olan birkaç sene yapar sonra başka yere gider, işine bakar. Ama akademisyen olmak için doktora yapmak gerekiyor. Ben doktora bursunu almak istediğimi söyledim. Ondan sonra da doktora eğitimim başladı.

— Orada yüksek lisans yaparken İstanbul Üniversitesi’nde aynı zamanda araştırma görevlisiydiniz, değil mi?

— Evet.

— Doktoraya başlamaya karar verdiğinizde, zannediyorum, İstanbul Üniversitesi ile ilişinizi kestiniz ve orada devam ettiniz?

— Galiba izin aldım, hatırladığım kadarıyla. İlişiğimi doktora bittikten sonra burada iş bulunca kestim.

— Şimdi Hocam, yüksek lisanstan devam edelim, doktoraya ayrıca geleceğiz. Sizin hem İstanbul Üniversitesi’nde hem de Southampton Üniversitesi’nde yüksek lisans dereceleriniz var. Her ikisi de deniz ticareti hukukunu ilgilendiren konular. Ben bu iki tez arasında yöntem bakımından ne gibi farklılıklar olduğunu merak ediyorum. Dilerseniz şuradan başlayabiliriz: Sizin döneminizde öyle miydi, bilmiyorum, ama bugün Avrupa’nın iyi kabul edilen birçok üniversitesinde tezler bir araştırma sorusu ile başlıyor. Türkiye’deki tezler bir konu başlığı üzerinden belirleniyor. Sizin açınızdan da böyle miydi mevzu? Yani İngiltere’de araştırma sorusu ile mi tez yazdınız?

— Masterda da doktorada da tez konusunu seçerken bir soru sormanız beklenir. Bu da işte araştırma sorusu yani research question. O araştırma sorusuna cevap aramanız beklenir. Ben Türkiye’de ISM Kod (The International Safety Management Code) ile ilgili master tezimi yazarken açıkçası bir soru cevaplamaya çalıştım mı çok hatırlamıyorum. Birkaç soru vardı ama muhtemelen onları da İngiliz kaynaklarından buldum. Çünkü İngiliz kararları onu tartışıyor. Master tezinde de aynı şekilde bir soru seçmiştim. Son çıkan kararlarla önceki kararların ne kadar bağdaşıp bağdaşmadığını tartışmıştım ben.

— Türkiye’deki teziniz değil mi şu an söylediğiniz?

— Yok yok, hayır. Southampton’daki master.  Türkiye’deki tezimde de birkaç soru vardı ama master tezimin başlığı mesela bir soru değildi. Master tezimin başlığı The International Safety Management Code idi. Yani kodun kendisini açıklamak… Eğer İngiltere’de ben bu kodun kendisini açıklayacağım dersem “Olur ama sorun ne?” derler. Kodla alakalı soru sorman lazım ki ona göre tezini yapılandırır ve içeriğini yazarsın. Bir soru sorup bir cevap bulmak gerekir. Fark olarak bunu söyleyebilirim. Muhtemelen Türkiye’deki tezlerde de bir soru sorup cevap bulunuyordur ama İngiltere’deki özellikle doktora tezlerinde -master tezleri biraz daha flexible (esnek) olabilir- soru kısmı daha çok vurgulanıyor.

— Peki araştırma sorusunun çalışmaya kattığı olumlu şeyler nedir ? Çalışmanın sınırlandırılması açısından olabilir ya da literatüre katkı açısından olabilir…

— Master ve doktora olarak farklı farklı cevap verebilirim…

— Dilerseniz doktoradan da devam edebiliriz çünkü master tezlerinin esnek olduğunu söylediniz.

— Evet. Master tezinde de soru sormasını bekleriz öğrencilerin ama master tezinde not verdiğiniz için elliden sonra geçebiliyor, en iyisi yetmiş ve üzeri oluyor. Sorusuna göre puan veriyorsunuz. Ama doktorada ya geçiyorsunuz ya kalıyorsunuz. Doktora teziniz ya doktora standartlarını karşılıyor ya da karşılamıyor.  Şöyle bir örnek vereyim: Ben doktora tezimi sigorta hukukunda yapmayı çok istiyordum ve sigorta hukuku hocasının da o zaman doktora öğrencisi alabilecek kapasitesi vardı. Çok mutlu oldum. Reasürans yazmak istedim ben. Çünkü o hoca sigorta hukuku dersini verirken reasüransı anlatacağı hafta yeni kararlar çıkmıştı İngiliz Mahkemeleri’nden verilen. İngiltere’de tabii hukuk çabuk değiştiği ve yeni kararları öğrenmek her zaman öncelik olduğu için o bize reasürans anlatmak yerine yeni kararlardan bahsetmişti. Ben reasüransı kendimde bir eksiklik olarak gördüğüm için öğrenmek istediğimden doktora tezimde yazmak istedim ve ona proposal (yapılması planlanan araştırmaya ilişkin olarak genellikle plan, yöntem ve sınırları içeren ön çalışma) gönderdim. Proposalımda reasürans ile ilgili her şeyi dahil etmiştim. Hoca bana “Senin gönderdiğin plan bir kitap yazar ama bir doktora tezi yazmaz.” demişti. Doktora konusu dar bir konudur onu alırsın ve derinlemesine incelersin, demişti. Ben bunu hala hatırlarım, benim gözümü açan ve beni uyandıran bir uyarı olmuştu. Ben doktora tezinde dar bir alan seçilir ve bir soru seçilir cevaplanır diye hiç düşünmemiştim. Ondan sonra benim seçtiğim konu sadece reasürans sözleşmelerinde gördüğünüz bir clause -bir cümle- idi ve ben ilk önce bunun anlamını araştıracağım demiştim. Aslında burada yine bir soru yok ama daha sonra ben araştırdıkça ve kararları okudukça oradaki belirli soruları tayin ettim. Kararların ortak tartıştığı konulardan birkaç tane soru çıkarttım ve o soruları cevaplamaya çalıştım. Aynı şey benim doktora öğrencimle de oldu. bana proposalını gönderdi ve aynı şekilde benim hocama gönderdiğim proposal gibi sadece konular farklı. Onun dışında yöntem aynı ve benim ona verdiğim cevap aynı oldu. Kitap yazabilirsiniz bununla ama tez yazamazsınız… O da aynı şekilde tezini araştırdıkça beraber bir soru belirledik ve o soruyu cevaplamaya başladı. Onun konusu mesela “Bunlar sigorta sözleşmeleri midir yoksa başka türlü sözleşmeler midir ve acaba adlandırılması yanlış mıdır?” şeklinde.

— İngiltere’deki hakim anlayışın bu olduğunu söyleyebilir miyiz? Yani konu başlığı yerine bir sorun tespit edip bu sorunun üzerinden tezin yazılması.

— Örneğin ben sigorta hukukundan bir alt başlık seçeyim ve onunla ilgili mahkeme kararları nasıl hepsini anlatayım… Bu bir tez olmaz. Çünkü tezin, doktora tezi olması için dediğim gibi bir soru sormam lazım. Mesela ben sigorta açısından tam hasar veya kısmi hasar, bunlardan birini seçtim diyelim. Bunu anlatabilirim. Veya constructive total loss (hükmi tam ziya) nedir? Olmuş mudur olmamış mıdır, mahkemeler nasıl karar vermiş bunu anlatabilirim. Ama bu sadece bilgi veren bir text olur biz tez olmaz. Tez olması için mesela şeyi sorabilirim “Neden constructive total loss denilmiş?”

— Olabildiğince tanımlayıcılıktan uzaklaşmak lazım zannediyorum. Yani descriptive (tanımlayıcı) olmaması lazım bir tezin.

— Evet, evet. Anahtar kelimeyi söylediniz: tanımlamak. Eğer yazdığınız şey descriptive ise bu çok da iyi bir şey değildir akademik açıdan. Akademik araştırma açısından tabii ki description (tanım) yapacaksınız, tabii ki ne olduğunu anlatacaksınız ama sizin ana temanız bu olmayacak.  Ana temanız bir şeyi tartışmak olacak. Onu tartışırken o tanımları argümanlarınızda kullanacaksınız. Metod açısından böyle bir farklılık var.

— Belki de yalnızca o araştırma sorusuna hizmet eden hukuki kurumlar tezinizin içerisinde tanımlanacak. Onun dışındaki kısımları araştırma sorusu üzerinden dışarıya çıkaracaksınız. Yani araştırma sorusu tezin kapsamını belirlemeye hizmet eden bir şey.

— Tabii ki. Limitini artık siz belirleyeceksiniz. Tezinizin içindeki chapterların (bölümlerin) her birinin sizin tez sorunuzun cevabına kümülatif olarak katkıda bulunması gerekir. Tek tek baktığınızda da katkıda bulunması gerekir. Çünkü onunla alakalı bir konuyu tartışması gerekir ama kümülatif olarak da o soruyu cevaplaması gerekir.

— Hocam, yakın zamanda bir blog yazısı yazdım. Blog yazısının başlığı “Tuğla Kalınlığındaki Lisansüstü Tezleri Sınırlanmalı mı?” diye. Çünkü Türkiye’de özellikle kendi alanımdaki doktora tezlerinde genelde şunu gözlemliyordum: Hacimsel olarak tezlerde çok ciddi bir artış var. Bu gözlemi biraz da sayılara dökmek istedim ve YÖKTez üzerinden 2000 yılından başlayıp 2022 yılına kadar tezlerin ortalama kelime sayılarını çıkarmaya çalıştım. İlginç bir istatistik: 2000 ile 2009 arasında yazılan -medeni hukuk alanında yazılan- doktora tezlerinin ortalama kelime sayısı 108 bin kelime. 2020 ile 2022 yıl arasında yazılan tezlerin ortalama uzunlukları kelime sayısı olarak 181 bin kelime. yaklaşık %75'lik bir artış var ve o blog yazısında da şunu sormuştum acaba biz de İngiltere'de Avrupa'daki üniversitelerde olduğu gibi tezlerin uzunluklarını bir kelime sayısıyla sınırlandırmalı mıyız? Çünkü bunu engellemediğimiz sürece muhtemelen bu hacimsel artış da devam edecek. Siz ne düşünüyorsunuz? Ben İngiltere'den özellikle şu örnekle karşılaşmıştım: Cambridge'de hukuk alanındaki doktora tezleri 80 bin kelime ile sınırlanmış. Üstelik dipnotlarla da kaçamıyorsunuz. Dipnot sınırı da var, toplam her şey dahil 100 bin kelimeyi aşamıyorsunuz. Kings’de böyle bir uygulama var mı? Sizce tezler uzunluk olarak sınırlanmalı mı? Ne düşünürsünüz?

— King’sde de kelime sınırlaması aynı, footnotelar (dipnotlar) dahil olmak üzere 100 bin. Tabii bu 99 bin olur veya 101 bin olur, onlar çok problem değildir ama mesela 120 bin kelime yazıyorsanız bunun için izin almanız gerekir ve çok büyük bir bürokrasisi vardır. Birkaç yerden izin almanız gerekir. Tabii ki sınırlama olmalıdır. Bir yerde durmanız lazım araştırma yaparken. Bir de muhtemelen bir konuda yazmak istediğiniz zaman yazdıkça yazarsınız, 200 bin kelime de yazabilirsiniz.  Ona bir sınır koymanız, aslında konuyu ne kadar çok anladığınızı da gösteren bir unsurdur. Çünkü konuya odaklanmanız gerekir, konuya odaklanmak için de konuya hakim olmanız gerekir.  Konuya odaklanıp hakim olunca da zaten sınırı nerede çizeceğinizi bilebilirsiniz. Hatırlıyorum ben lisanstayken galiba Prof. Dr. Mehmet Helvacı idi, ticaret dersinde anlatmıştı; önemli olanın verdiğiniz sınav kağıdının üç veya beş sayfa olması değil içeriğinin ne olduğudur, demişti. Yani bir buçuk sayfa cevap yazan bir öğrenci en yüksek puanı aldı çünkü bir şeyi kısa sözlerle anlatmak gerçekten büyük bir hakimiyet, demişti.  Onu hep hatırlarım. Tabii ki tek gösterge değildir. Demiyorum ki 180 bin kelime yazdığınızda yazdığınız şeyler tamamıyla alakasız oluyor. Bunu söylemek istemiyorum çünkü okumadım ama ne de olsa odaklandığınızın bir göstergesi de onu makul ölçülerde anlatmak. Bunu da ancak çok hakim olarak yapabilirsiniz. Yani nerede duracağınızı, nereyi kesmeniz gerektiğini, nereyi daha çok vurgulamak gerektiğini bilirsiniz. Uzatmaktansa direkt konuya girersiniz ve tartışmalarınızı verirsiniz. Sınır olması tabii ki önemli. Öğrenci nerede duracağını da bilemeyebilir ama bir sınır olduğu zaman mecburen nerede duracağını bilecek ve duracak. Yani tabii ki sınırlama olmalıdır, ben bunu savunuyorum.

— Ben bu soruları size yöneltiyorum, çünkü Kings’de doktora çalışmaları biriminde yöneticilik yapıyorsunuz. Bununla ilgili de sormak istediğim bir şey daha var: Orada doktora öğrencilerinize önerdiğiniz şeyler var mı yöntem açısından? Yani yöntemli bir tez yazımı ya da ileride öğretim üyesi olacaksa yöntemli ders anlatımı bakımından… Buna yönelik olarak sizin biriminizde neler yapılıyor?

— King’s College’da doktora öğrencileri ilk kaydoldukları zaman research training seminerleri (bilimsel araştırma eğitim seminerleri) vardır. Bunlar birinci dönemde yer alan haftalık seminerlerdir. Onlara katılmaları gerekir. Biz orada öğrencilere farklı farklı araştırma yöntemlerini tanıtırız. Mesela ben diyelim ki anket yapmışımdır, field work (saha çalışması) denir. Nasıl başladım, sorularıma nasıl tayin ettim, kime hangi soruları sordum gibi kendi tecrübelerimi anlatırım. Yani bu araştırmadaki kendi başlangıç noktamı ve bitiş noktamı anlatırım. Başka bir öğretim üyesi kendi uzmanlığını anlatır. Biz öğrencilere bunları tanıtırız. İkinci dönemde de mesela konferansa gitmek isteyen öğrencilere uluslararası konferanslara katılım ve orada konuşma yapmakla ilgili eğitimler veririz. Yayın yapmak istiyorlarsa onunla ilgili eğitimler veririz. Yine bu şekilde haftalık seminerler devam eder. Bunlar tabii ki hukuk fakültesinin öğrencilere sunduğu seminerlerdir. Doktora, daha çok öğrencinin danışmanı ile olan ilişkisine bağlı olduğundan öğrencinin en fazla öğrenebileceği ve tavsiye alabileceği kimsenin de danışmanı olduğunu düşünürüm. Bu rehberlik ve yönetim de danışmandan danışmana değişir.

— Peki. Her hocama yönelttiğim bir soru: Nasıl bitirmek istersiniz?

— Ben sizin birkaç podcastinizi de dinlemiştim. Orada da gördüğüm kadarıyla pek çok akademisyenle ortak yöntemleri benimsediğimizi görüyorum. Onlardan biraz bahsetmek isterim. Birincisi, kişisel çabanızla elde edebileceklerinizi küçümsemeyin derim. Yani imkanlarımız bizim istediğimiz gibi olabilir veya olmayabilir biraz girişimci olmaktan çekinmeyin. Yapmak istediğiniz bir şey varsa eğer amacınızı belirleyin ve o amaca ulaşabilmek için de küçük küçük amaçlar belirleyip onları yapın. Bir strateji geliştirin ve amaca ulaşmaya çalışın ve kişisel çabanızın buradaki katkılarını da küçümsemeyin. İkincisi, yine yöntemden bahsediyorsak, eğer bir yere ulaşmak istiyorsak, bir düzenin olması -rutinin olması- çok önemlidir. O yüzden de böyle bir rutin oluşturmaya çalışın ki göreceksiniz her gün aynı şeyleri sürekli yaptığınız zaman sonucu ulaşacaksınız. Verim almanın yolu da budur. Bu konuda da kendinize faydalı alışkanlıklar edinirseniz eğer bu sizi biraz daha verimli kılacaktır. Bir şey alışkanlık edinmek için de bizim sürekli yapmamız gerekiyor. Sürekli yaptığınız zaman yani birkaç hafta sonra zaten görürsünüz siz o alışkanlığı edinmişsiniz. Bunları tavsiye ederim. İngilizce biliyorsanız, geliştirmek istiyorsanız mutlaka geliştirin. İngilizce bilmiyorsanız ve öğrenmek istiyorsanız mutlaka öğrenin derim. Tabii ki Almanca, Fransızca veya İspanyolca da öğrenilebilir ve bu şekilde de uluslararası alana açılabilirsiniz ama İngilizce bildiğiniz zaman o açılma imkanınız biraz daha genişleyecektir. Çünkü sizin ulaşabileceğiniz insan sayısı artacaktır, okuyabileceğiniz kaynak sayısı artacaktır. Eğer gidebiliyorsanız uluslararası konferanslara mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Çünkü bu da sizin ufkunuzu genişletecektir başka insanlarla tanışacaksınız, görüş alışverişinde bulunacaksınız. Belki orada dinlediğiniz bir cümle sizin kafanızda bir soru işareti yaratacak ve mesela o sizin bir sonraki araştırma sorunuz olacak. Yeni şeyleri öğrenmekten çekinmeyin. Sürekli yeni şeyler öğrendikçe bilgi dağarcığınız genişleyecek. O dağarcığınız genişledikçe anlamınız da yerleşecek. Yeni şeyler geliştireceksiniz, zaten bilgi birimi de böyle olacak. Bunları tavsiye edebilirim.

— Çok teşekkür ederim Hocam. Çok keyifli bir yayındı.

— Ben de size bir şey sormak istiyordum. Ben sizin podcastlerinizden birkaç tanesini de dinledim. Çok fark yarattığınızı düşünüyorum, tebrik ederim. Size podcastleri kaydetme fikri nereden geldi? Amacınızı tahmin edebiliyorum ama nasıl oldu? Biraz anlatır mısınız?

— Tabii ki Hocam, memnuniyetle. Podcast ile ilgili olarak esas beni teşvik eden şey her alanda olduğu gibi bu alanda usta olan isimlerin yöntemlerini tespit edebilmek. Daha önce birebir muhabbetlerimden kaynaklı olarak bazı hocalarımdan bu yöntemleri edinmiştim. Mesela ilk bölümde konuk ettiğim Fikret (Eren) Hoca ile daha önce de tanıştığımız için onun yöntemlerini biraz dinlemiştim ve bu yöntemlerin herkese ulaşmasını istedim. Sadece kendi alanımda değil çok farklı alanlarda da çok başarılı isimlerin kendilerine özgü yöntemleri olabileceğini düşündüm. Bence yöntemler hayatın akışı içinde şekillenen şeyler. Dolayısıyla önce insanların hayat hikayesini dinleyip ardından yöntemlerini sormanın daha anlamlı olduğunu düşündüm.

— Kesinlikle çok önemli. Ben bir programda dinlemiştim, bir beyin uzmanı “Başarılı olan insanlara bakın hep bir rutinleri vardır.” demişti. Mesela Fikret Eren ile olan podcastinizde dinlemiştim. Orada da Hoca, dokuzda yatardım dörtte kalkardım ve hep aynı şeyleri yapardım diyor. Ben bunu etrafımdaki başka insanlarda da gördüm. Gerçekten uzman olarak su üzerine çıkan insanların hep böyle bir yöntem izlediğini görüyorsunuz. Benim de aynı şekilde en verimli olduğum zamanlar hep öyle olmuştur. Yöntem çok önemli. Sizi çok tebrik ediyorum.

— Tekrar programa katıldığınız için çok teşekkür ediyorum.

— Ben teşekkür ederim. Daha nice başarılı programlar dilerim.

Lexpera Blog’da yayımlanan yazılar, yazarlarının görüşlerini ifade eder. Lexpera Blog’da bir yazıya yer verilmesi, o yazıda savunulan görüşlerin On İki Levha Yayıncılık tarafından benimsendiği anlamına gelmez. Yazılar, bilgi amaçlı olup, hukuki mütalaa ya da tavsiye niteliği taşımamaktadır.
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve diğer mevzuat hükümlerine aykırı ve bilimsel yazma etik kurallarını aşan iktibaslar konusunda yazarların ve On İki Levha Yayıncılık’ın rızası bulunmamaktadır.
Author image
Ankara Websitesi
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde araştırma görevlisi.